Hoşgeldin Misafir ! (GirişÜye Olun)

BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
Konuyu Açan Kişi: Mavilim
Cevap Sayısı: 7
Görüntülenme Sayısı: 50232

Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
Yazar Mesaj
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #1
BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
. BORÇ İLİŞKİSİ KAVRAMI
Borç ilişkisi, Borçlar Hukukunun temel kavramlarından biridir. Çünkü Borçlar Hukuku,Medeni Hukukun borç ilişkilerini düzenleyen dalıdır. Borç ilişkisi, alacaklı ile borçlu arasında öyle bir hukuki ilişkidir ki; bu ilişki gereğince borçlu alacaklı karşısında bir şey vermek, bir şey yapmak veya bir şeyden kaçınmakla yükümlüdür.

Bu tanımdan, borç ilişkisinin üç unsuru bulunduğu anlaşılmaktadır:
- Alacaklı: Borç ilişkisinde borçludan bir edimde bulunmasını isteme hakkına sahip olan taraf (aktif suje);
- Borçlu: Borç ilişkisinde alacaklı karşısında bir edimde bulunmakla yükümlü olan kimse (pasif suje);
- Edim: Borç ilişkisinin konusu. Olumlu (verme, yapma) veya olumsuz (yapmama) tarzda olabilir. Edimin belli veya hiç değilse belirlenebilir olması gerekir. Ayrıca edim, hukuka (buyurucu kurallara), ahlâk ve adaba aykırı veya imkânsız olmamalıdır (BK m. 20/I).

II. SORUMLULUK
Bir borç ilişkisinde borçlu alacaklı karşısında belli bir edimi yerine getirme yükümlülüğü altına girmiştir. Şayet borçlu bu yükümlülüğünü kendi isteğiyle yerine getirmezse, alacaklının Devlet organları aracılığıyla borçlunun malvarlığına el koyabilmesi gerekir. Buna, sorumluluk denir. Borçlu borcunu yerine getirmediği zaman, alacaklı, Devletin cebri icra organları aracılığıyla borçlunun malvarlığına el koyabilecektir.
Bu söylenenlerden anlaşıldığı gibi, malvarlığı ile sorumluluk esastır. Yani borçlu borcunu yerine getirmediği zaman –çok istisnai bazı durumlar dışında- borcu için hapsedilemez; o, malları ile sorumlu olacaktır. Borçlu borcu için, -kural olarak- tüm
malvarlığıyla sınırsız olarak sorumludur (şahsen sorumluluk). Ancak istisnaen, borçlunun sorumluluğu Yasa tarafından belli mallarla veya belli miktarla sınırlandırılmış olabilir. Örneğin Devlet, deftere yazılan borçlardan sadece miras yoluyla edindiği değerler ölçüsünde sorumludur” (MK m. 631) (belli mallarla sorumluluk). Belli miktarla sınırlı sorumluluğa ise, kefilin sorumluluğu örnek verilebilir. Kefilin sorumlu olacağı azami miktarın kefalet sözleşmesinde gösterilmesi geçerlilik şartıdır (BK m. 484).

III. BORCUN KAYNAKLARI
Borçlar Kanunumuz doğuşları yönünden borçları üç kısma ayırmıştır:
1. Hukuki işlemden ve özellikle sözleşmelerden doğan borçlar (BK m.1-40)
2. Haksız fiillerden doğan borçlar (m.41-60)
3. Sebepsiz zenginleşmeden doğan borçlar (m.61-66)

HUKUKİ İŞLEMLERDEN DOĞAN BORÇLAR
I. HUKUKİ İŞLEM
A) KAVRAM
Hukuki işlemler, hukuki sonuç doğurmaya yönelmiş irade açıklamalarıdır. İrade belli bir hukuki sonuca yönelmekte ve hukuk düzeni bu sonucu tanımaktadır. Örneğin eser (istisna) sözleşmesinde taraflar bir ücret karşılığında bir eserin meydana getirilmesini amaçlamaktadırlar. Hukuk düzeni tarafların iradelerine (amaçlarına) bu hukuki sonucu bağlamaktadır (BK m. 355 vd.). Bu tanımdan yararlanılarak, hukuki işlemin unsurları şöylece sıralanabilir:

- İrade açıklaması (İrade beyanı):
İrade, kişinin iç alemine ilişkin bir husustur. Hukuk düzeninin buna bir sonuç bağlayabilmesi için dışa vurulması, yani açıklanması gerekir. Böylece iradenin herhangi bir biçimde dış aleme aktarılmasına, irade açıklaması denir. İrade, açık veya örtülü (zımni) biçimde dışa yansıtılmış olabilir (BK m. 1/II). Hukuk düzeni, her ikisine de sonuç bağlar.
Şayet bir kimse, hukuki sonuç hakkındaki iradesini hiçbir şüpheye yol açmayacak tarzda açıklamışsa, açık (sarih) irade beyanı söz konusudur. Buna karşılık hukuki sonuç hakkındaki istek (irade), ancak bu isteği açıklamak için yapılan davranıştan, bu davranışın yapıldığı hal ve şartlar gözönünde tutularak anlaşılabiliyorsa, örtülü (zımni) bir irade beyanı mevcuttur.Örneğin bir kimse, müşterisi olduğu kitabevi tarafından kendisine gönderilen yeni yayınlanmış bir kitabı açıp okumaya başlarsa, kitabı satın alma yönündeki iradesini örtülü olarak açıklamış sayılır.

Aslında susma, örtülü bir kabul beyanı sayılamaz. Çünkü hiç kimse, kendisine yapılan bir teklife hukuken cevap vermek zorunda değildir. Fakat BK’nun 6 ncı maddesi, bazı hallerde susmanın örtülü bir kabul beyanı sayılacağını belirtmiştir: “İcapta (teklifte) bulunan kimse gerek işin özel niteliğinden, gerekse durumun gereklerinden dolayı karşı tarafın kabul beyanını beklemek zorunda olmayıp da teklif uygun bir süre içinde reddolunmamış ise, sözleşme gerçekleşmiş sayılır”. Yani icapçının (teklifte bulunanın) hal ve şartlar gereği karşı tarafın açık bir kabulünü beklemesinin istenemeyeceği hallerde, karşı tarafın susması örtülü bir kabul beyanı sayılacaktır. Yukarıdaki kitabevi örneğinde durum böyledir. Bundan başka örnekler de verilebilir. Kendisine bir şeyin bağışlanması teklif edilen kişinin susması gibi.

- Hukuki sonuç:
Hukuki işlemin meydana gelmesi için sadece iradenin açıklanması yeterli değildir, ayrıca bu iradenin bir hukuki sonuca yönelmesi ve bu sonucun hukuk düzenince tanınması gerekir. Örneğin bir kimse malını karşı tarafa vermişse, bunu satım amacıyla mı, yoksa kiralama ya da bağışlama amacıyla mı verdiğini belirtmelidir. Bu belirtme, irade beyanının söz konusu hukuki sonuca (işleme) ilişkin esaslı unsurları içermesiyle mümkündür. Örneğin bir kimse satım sözleşmesi yapmak istediğini belirtse, fakat karşı tarafın bedel ödemeyeceğini söylese, bu durumda satım sözleşmesine ilişkin hukuki sonuçlar doğmaz. Çünkü satış bedeli (semen), satım sözleşmesinin esaslı unsurlarından biridir (bkz. BK m. 182).
Ancak kişinin beyanının bu unsurları içermesi yeterli olup, hukuki sonucu Kanundaki düzenlemesi itibariyle tam olarak nitelendirmesi (yani işlemin adını koyması) şart değildir. Çünkü BK’nun 18 nci maddesi gereğince, tarafların (yanlışlıkla) kullandıkları sözlere ve isimlere bakılmayarak, onların gerçek ve ortak amaçları araştırılacaktır (m. 18/I).

B. TÜRLERİ
Hukuki işlemler, çeşitli bakımlardan gruplara ayrılabilir:

1. Hukuki işleme katılan tarafların sayısına göre yapılan ayrım
Bu ayırım, irade beyanında bulunanların sayısına göre yapılan ayırımdır. İstenen hukuki sonucun doğması için bir kişinin iradesini açıklaması yeterliyse tek taraflı hukuki işlemden, buna karşılık istenen (arzulanan) hukuki sonucun meydana gelmesi için en az iki kişinin irade açıklaması gerekliyse iki ya da çok taraflı hukuki işlemden söz edilir. Tek taraflı hukuki işlemlere, vasiyetname, fesih veya takas beyanı örnek gösterilebilir. İki veya çok taraflı hukuki işlemler ise kendi içinde ikiye ayrılır: Sözleşmeler ve kararlar.Sözleşmelerde iradeler karşılıklı, kararlarda ise aynı yönde beyan edilmektedir.

2. Borçlandırıcı işlemler (taahhüt işlemleri) / Tasarruf işlemleri
Borçlandırıcı işlem, bir hakka doğrudan doğruya etkide bulunmayan, sadece malvarlığının pasifini arttıran işlemlerdir. Kısaca borçlandırıcı işlemler, işlemi yapanı borç altına sokan işlemlerdir. Tasarruf işlemleri ise, bir hakka doğrudan doğruya etki eden, yani onu devreden,değiştiren veya sona erdiren işlemlerdir.
Örneğin satış sözleşmesi bir borçlandırıcı işlemidir. Satım sözleşmesi ile satıcının satım konusu malın mülkiyetini devir borcu, alıcının ise satım bedelini ödeme borcu doğar. Bu sözleşmeden doğan mülkiyetin geçirilmesi ve satış bedelinin ödenmesi borçlarının yerine getirilmesi ise birer tasarruf işlemidir.

3. Sağlararası işlemler / Ölüme bağlı işlemler
Hukuki işlem sonuçlarını irade açıklamasında bulunan kişinin sağlığında doğuruyorsa,sağlararası hukuki işlemden söz edilir. Buna karşılık, hukuki işlem sonuçlarını irade açıklamasında bulunanın ölümünden sonra meydana getirecekse, ölüme bağlı hukuki işlemden söz edilir. Ölüme bağlı tasarruflar ve ölüme bağlı bağışlamalar (teberrular), bu gruba girer.

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:05 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #2
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
II. SÖZLEŞME
A) KAVRAM

İki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla meydana gelen hukuki işleme sözleşme denir. Sözleşme, iki taraflı bir hukuki işlemdir. Ancak sözleşmenin yapılması sonucunda sadece bir taraf borç altına giriyorsa tek tarafa borç yükleyen sözleşmeden (örnek: bağışlama vaadi sözleşmesi), buna karşılık her iki taraf da borç altında giriyorsa iki tarafa borç yükleyen sözleşmeden (örnek: satım, kira, hizmet, eser sözleşmeleri) söz edilir.

B) SÖZLEŞMENİN KURULMASI

BK’nun 1 nci maddesine göre, “iki taraf karşılıklı ve birbirine uygun surette rızalarını beyan ettikleri an, sözleşme (akit) tamam olur”. Sözleşmenin meydana gelebilmesi için gerekli olan karşılıklı ve birbirine uygun bu iki irade beyanından zaman bakımından önce açıklananına icap (teklif, öneri), sonra açıklananına ise kabul denir. İcap, sözleşme yapma
çağrısıdır. Sözleşmenin esaslı noktalarını içermesi ve karşı tarafça kabul edildiğinde sözleşmeyi kurabilecek olgunlukta bir beyan olması gerekir. İcap, tek taraflı bir hukuki işlemdir ve karşı tarafa ulaşınca (varınca) sonuçlarını doğurur.

Buna karşılık, sözleşmenin esaslı noktalarını içermeyen ve karşı tarafça kabul edildiğinde sözleşmeyi kurabilecek olgunlukta olmayan beyanlar ise icaba davet sayılır. Bir beyanın icap mı, yoksa icaba davet mi olduğu şüphe halinde beyanın yorumlanması suretiyle çözülür. Ancak Borçlar Kanunu (BK), iki noktada sorunu çözümlemiştir: Tarife ve fiyat listesi gönderilmesi icap sayılmaz. Fiyatını göstererek mal sergilenmesi ise, kural olarak icap sayılır (BK m. 7/II-III).

İcabın kabulü ile sözleşme tamam olur (kurulur). İcap gibi kabul de, tek taraflı ve varması gerekli bir irade beyanıdır. Bir beyanın kabul sayılabilmesi için, içerik olarak icaba uygun olması gerekir.

C) SÖZLEŞMELERDE ŞEKİL

-Sözlü Şekil
-Yazılı Şekil
-Resmi Şekil

Borçlar Hukuku alanında hâkim olan sözleşme özgürlüğü ilkesinin görünüş biçimlerinden birisi de, şekli serbestisi ilkesidir. Bu ilke, BK m. 11/I’de ifadesini bulmuştur: “Sözleşmenin sıhhati (geçerliliği), Kanunda açıklık olmadıkça, hiçbir şekle tabi değildir”.
Demek ki, Kanunda açıkca sözleşmenin geçerli olması için şekil şartı aranmış olmadıkça, taraflar sözleşmenin (hukuki işlemin) geçerliliğini bir şekle bağlı kılıp kılmamakta serbesttirler. Kanunun sözleşmenin geçerliliğini bir şekle bağladığı durumlarda, kanuni şekilden söz edilir. Örneğin Kanun (Yasa) taşınmaz satış sözleşmesinin resmi şekilde ve tapuda yapılmasını (BK m. 213, MK m. 706, Tapu K. m. 26), alacağın temliki sözleşmesinin ise yazılı şekilde yapılmasını (BK m. 163) emretmiştir. Buna karşılık tarafların sözleşmenin geçerliliğini bir şekle bağladığı (tabi kıldığı) durumlarda ise, iradi şekilden söz edilir (BK m. 16).

Kanunun geçerlilik şartı olarak şekli aradığı durumlarda, üç tür şekil öngörülmüştür:Sözlü şekil / yazılı şekil / resmi şekil.
Resmi şekilden amaç, işlemin yetkili bir makam veya şahıs (örneğin noter, tapu memuru, sulh yargıcı vs.) önünde yasaların aradığı usul ve koşullara uyularak yapılmasıdır.
Yazılı (adi yazılı) şekilde ise önemli olan, sözleşmenin tüm esaslı noktalarını kapsayan metnin borç altına giren taraf (veya taraflarca) imzalanmış olmasıdır (BK m. 13/I). Metin el yazısıyla veya daktiloda yazılmış, hatta basılmış olabilir.
BK m. 11/II’ye göre, kanunun öngördüğü bir şeklin kapsamı ve sonuçları hakkında başka bir hüküm konulmamışsa, bu şekle uyulmadan yapılan akit (sözleşme) “sahih olmaz”, yani “geçersiz”dir.
Klasik ve yerleşmiş görüşe göre ,buradaki “geçersizlik”ten “butlan” yaptırımını anlamak gerekir. Yani Yasanın emrettiği şekilde yapılmayan sözleşmeler, -aksine bir hüküm mevcut değilse- batıldır (kesin hükümsüzdür). Ancak zamanla “butlan görüşü”
yumuşatılarak, şu iki halde şekil noktası nedeniyle sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmenin“dürüstlük kuralı”na aykırı düşeceği ve dolayısıyla, “hakkın kötüye kullanılması” sayılacağı kabul edilmiştir:

a) Tarafların kendi rızaları ile sözleşmenin başlıca borçlarını ifa etmiş olmaları;
b) Butlanı ileri süren tarafın şekil noksanına kendi hileli davranışı ile kasden sebep olması

Buraya kadar, geçerlilik şartı olarak öngörülmüş şekilden söz edildi. Bunun dışında şekil, ispat işlevine de sahip olabilir(ispat şartı olarak şekil). Anlaşmazlık halinde işlemin ispatlanabilmesi (daha doğrusu işlemden doğan hakkın ispatlanabilmesi) ancak belli bir şekilde yapılmış olmasına bağlı ise, ispat şartı olarak şekilden söz edilir. Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrar ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin yapıldıkları zamanki miktar veya değeri kırkmilyon lirayı geçtiği takdirde, senetle ispat olunması gerekir. (HUMK m. 288/I) (bkz. Kuru/Arslan/Yılmaz.
Medeni Usul hukuku, s. 466). Örneğin A, B’ye 50 milyon TL. ödünç vermiştir. Bu sözleşmenin geçerliliği herhangi bir şekle tabi değildir, fakat anlaşmazlık çıktığında 50 milyon TL’nın ödünç verildiğinin kanıtlanabilmesi için yazılı delile (senede) gereksinim
vardır. Görüldüğü gibi, Usul Hukukunda öngörülmüş olan bu ispat şartı (“yazılı delille/senetle ispat” zorunluluğu), adeta Borçlar Hukukundaki “şekil serbestisi” ilkesini ortadan kaldırmıştır.

D) SÖZLEŞMENİN YORUMU
Bir sözleşmenin meydana gelmesi, için, karşılıklı irade beyanlarının birbirine uygun olması gerekir. İrade beyanlarının anlamlarının açık olduğu durumlarda, bu uygunluğun araştırılması sorun yaratmaz. Ancak irade beyanlarının anlamları açıkça anlaşılamıyorsa, o zaman bu beyanların yorumlanması ve gerçek anlamlarının saptanması gerekir. BK m. 18, “bir sözleşmenin şekil ve şartlarının tayininde (belirlenmesinde), tarafların gerek yanlışlıkla gerekse gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları deyim ve isimlere bakılmaz, aksine onların gerçek ve ortak amaçları araştırılır” demektedir. Bu gerçek ve ortak amaç
araştırılırken, güven ilkesi gereğince, beyan muhatabının dürüstlük kuralı (MK m. 2) çerçevesinde bildiği ve bilmesi gereken tüm olguları değerlendirerek beyana vermesi gereken anlam esas alınacaktır.

E) SÖZLEŞMEDE, İRADE İLE BEYAN ARASINDAKİ UYGUNSUZLUK HALLERİ


Yukarıda belirtildiği gibi, sözleşmenin kurulması için açıklanan karşılıklı iradelerin (irade beyanlarının) birbirine uygun olması gerekir (BK m. 1/I).

Hata, hile, korkutma nedeniyle irade ile beyan arasında istenmeden meydana gelen uygunsuzluk hallerine, irade Sakatlığı denilmektedir. Bunun dışında, irade ile beyan arasındaki uygunsuzluk hali kasden (bilerek, isteyerek) meydana getirilmiş olabilir. İrade ile beyan arasındaki uygunsuzluğu, ya sadece bir taraf istemiştir veya her iki taraf bu konuda anlaşmıştır:

Tek tarafın isteği ile meydana getirilen uygunsuzluk hallerini “şaka beyanı” ve “zihni kayıt” olmak üzere iki kısımda incelemek mümkündür. Beyanda bulunan kimse, karşı tarafın beyanını ciddiye almayacağı kanısından hareket ederek, gerçek iradesine uymayan bir beyanda bulunursa “şaka beyanı” söz konusu olur. Bu tür beyanlar kural olarak bağlayıcı değildir. Fakat beyanın niteliğine ve yapılış şekline göre karşı tarafça ciddiye alınması mümkün olan beyanlar bağlayıcıdır. Bir kimse beyan ettiği şeyi istemiyorsa, örneğin kefil olduğunu veya otomobil satın aldığını beyan ettiği halde, içinden arzu etmiyorsa “zihni
kayıt”tan söz edilir. Bu tür beyanlar geçerli olup beyanda bulunan şahsı bağlar.

İki tarafın isteğiyle yaratılan uygunsuzluk ise, muvazaa (danışıklılık) halidir.

- Muvazaa (Danışıklılık)
Muvazaa (danışıklılık), tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan bir işlem yapmaları ve görünürdeki bu işlemin kendilerini bağlamayacağı konusunda anlaşmalarıdır.

Taraflar bazen bu görünürdeki işlemin altında, gerçek iradelerin uyan başka bir işlemi de gizleyebilirler. Bu nedenle, iki çeşit muvazaa halinden söz edilmektedir:
Birincisi, tarafların gerçek iradelerine uymayan bir işlem yapmaları ve görünürdeki bu işlemin kendilerini bağlamayacağı konusunda anlaşmalarını ifade eden mutlak (adi) muvazaa halidir.
Örnek: A, icra takibinden kurtulmak için mallarını muvazaalı olarak B’ye devretmiş, fakat bu devrin hukuki bir sonucu olmadığı hususunda taraflar anlaşmıştır.

İkincisi ise, tarafların gerçek iradelerine uyan işlemi bir görünürdeki işlem altında gizledikleri nisbi (mevsuf, katmerli) muvazaa halidir. Böylece nisbi muvazaa halinde, mutlak muvazaadan farklı olarak, görünürdeki işlemin altında gizlenmiş bir de gizli işlem mevcuttur. Ancak her iki muvazaa halinde de taraflar arasında, görünürdeki işlemin hüküm taşımayacağı konusunda bir muvazaa anlaşması vardır:
Örnek: Taraflar aslında bir bağışlama sözleşmesi yaptıkları halde, mirasçıların ileride hak talep etmelerine engel olmak amacıyla, dış görünüşte satış sözleşmesi yapmışlardır. Bu örnekte Görünürdeki işlem satım sözleşmesi, gizli işlem ise bağışlama sözleşmesidir.

Muvazaa durumunda (ister mutlak, ister nisbi olsun), tarafların gerçek iradesine uymayan görünürdeki işlem batıldır (kesin hükümsüzdür). Buna karşılık nisbi muvazaada gizli işlem, tarafların gerçek iradelerini yansıttığı için, yasanın aradığı diğer geçerlilik şartlarını (şekil şartı vs.) sağlamış olmak kaydıyla geçerlidir

Muvazaalı işlemin butlanını, taraflardan her biri ve hukuki yararı bulunan üçüncü şahıslar ileri sürebilir. Yargıç, muvazaayı kendiliğinden dikkate alır. Üçüncü şahıslar, muvazaa iddiasını tanıkla da ispatlayabilirler.

- İrade sakatlığı halleri (hata, hile, korkutma)




a) Hata:
Sözleşmenin taraflarından birisinin yanılarak, gerçek iradesine uymayan bir beyanda bulunmasıdır. Ancak esaslı hatalar, hataya düşene sözleşmeyi iptal hakkı verir (m.23). Bu nedenle esaslı hata, sözleşmeyi iptal hakkı veren hata olarak tanımlanabilir. Hata, ne zaman esaslı sayılacaktır? BK, bazı geleneksel beyan hatası hallerini, başlıca esaslı hata halleri olarak dikkate almıştır. Bunlar, sözleşmenin niteliğinde hata/konusunda hata / şahısta hata / ve miktarda hata (esaslı miktar hatası) halleridir (m. 24 b. 1, 2 ve 3). Ancak esaslı hata, bu sayılan durumlar dışında kalan beyan hatası hallerinde ve saik hatası hallerinde de söz konusu olabilir. Bu durumda hatanın esaslı sayılabilmesi için hem objektif hem de subjektif koşulun (unsurun) gerçekleşmesi gerekir. Yani üzerinde hataya düşülen nokta, ticari doğruluk ilkelerine (MK m. 2) göre bu sözleşme için objektif açıdan esaslı (vazgeçilmez) olmalıdır ve bizzat hataya düşen tarafın da subjektif açıdan bu noktada hataya düşmeseydi sözleşmeyi yapmayacağı kabul edilebilmelidir (BK m. 24 b.4). Her iki koşul (unsur) da gerçekleşmişse, hata esaslıdır ve iptal hakkı verir. Saik hatası, kişinin beyanda bulunurken yaptığı değerlendirmeler ve tahminlerde yanılmasını ifade eder. Saikte hata hallerinde de yukarıdaki iki koşul sağlanmışsa, hataya düşen sözleşmeyi iptal edebilir. Buna karşılık adi
hesap yanlışlığı esaslı hata sayılmaz, düzeltilmekte yetinilir (m. 24, son fıkra).

b) Hile:
Bu durumda ise, sözleşmenin taraflarından biri, karşı tarafın hilesi sonucu yanılmıştır (yanıltılmıştır). BK m.28/I’e göre, karşı tarafın hilesi sonucu yanıltılan tarafın yanılması (hatası) esaslı olması bile, yanıltılan kişi sözleşmeyi iptal edebilir.

c) Tehdit (Korkutma, İkrah):
Taraflardan biri yapmak istemediği bir sözleşmeyi, kendisine veya yakınlarından birine ağır ve derhal meydana gelecek bir zarar verileceği tehditi altında yapmışsa, korkutma hali söz konusudur. Korkutulan taraf, korkutma fiilini üçüncü bir kişi işlemiş olsa bile sözleşmeyi iptal edebilir (BK m. 29).
Hata, hile ve korkutma hallerinde yapılan sözleşme, iptal edilebilir (feshedilebilir) bir sözleşmedir. Burada, tek taraflı bağlamazlıktan da söz edilmektedir.

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:06 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #3
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
F. SÖZLEŞMELERDE HÜKÜMSÜZLÜK (BUTLAN VE İPTAL KABİLİYETİ)

1. Butlan (Kesin hükümsüzlük)
Batıl (kesin hükümsüz) sözleşmeler (hukuki işlemler), belli bir sakatlık nedeniyle, baştan itibaren kendisine bağlanan hukuki sonuçları doğurmayan ve geçerli hale getirilemeyen işlemlerdir.

Başlıca butlan sebepleri, şöyle sıralanabilir:



Butlanın sonuçlarına gelince... Batıl işlemler, kesin hükümsüzdür. Baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. İşlem belli bir zamanın geçmesiyle veya butlan sebebinin ortadan kalkmasıyla geçerli hale gelmez. Gerekli şartlara uyularak yeniden yapılması gerekir. Butlanı sadece taraflar değil, yararı olan üçüncü kişiler de ileri sürebilirler. Butlan ileri sürülmemiş bile olsa, davada yargıç butlan sebebini kendiliğinden (re’sen) dikkate alır. Butlanın Borçlar Hukukundaki başlıca sonuçları bunlardır.

2) İptal kabiliyeti
Bu tarz hükümsüzlük, çeşitli şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Ortak yönleri, sakat olan sözleşmenin (işlemin) tam olarak hükümsüz hale gelmesi için, eksik bulunan geçerlilik şartı ile korunan tarafa bir iptal hakkı tanınmış olmasıdır. Bu, bozucu yenilik doğuran bir haktır. Bu hakkın (iptal hakkının) kullanılmasıyla, sözleşme kesin olarak hükümsüz hale gelir. Bu tür
işlemlere, feshedilebilen işlemler de denir.

Bu tür hükümsüzlüğün söz konusu olduğu hallerden “irade fesadı” hallerini (hata, hile, korkutma) yukarıda inceledik. Bu durumda, tek taraflı bağlamazlıktan da söz edilebileceğini belirttik. Gerçekten irade fesadı hallerinde, iptal hakkı sahibi (hataya düşen, hile sonucu yanıltılan veya korkutulan taraf) sözleşmeyle baştan itibaren bağlı değildir. Buna karşılık, karşı taraf sözleşmeyle bağlıdır. İrade fesadına uğrayan taraf hata ve hilede öğrenme tarihinden itibaren, korkutmada ise bunun etkisinin ortadan kalktığı tarihten itibaren 1 yıl içinde sözleşmeyi iptal etmezse, sözleşmeye icazet vermiş sayılır ve sözleşme, onun
bakımından da bağlayıcı hale gelir. Aksine süresi içinde iptal (fesih) hakkını kullanırsa, sözleşme kesin olarak hükümsüz hale gelir. Bu 1 yıllık süre, hak düşürücü süredir. İptal hakkı kural olarak karşı tarafa yöneltilen tek taraflı beyanla kullanılır, dava açılması gerekmez. Kişi iptal hakkını kullanmadıkça, yargıç bunu kendiliğinden dikkate alamaz

İptal kabiliyetinin söz konusu olduğu hallerden bir diğeri de, BK m.21’de düzenlenen gabin (sömürme) halidir.

G. TEMSİL
1. KAVRAM
Temsil (BK m 32 vd.), başkası hesabına işlemler yapılmasıdır. Temsil, bir üçlü ilişkidir. İlişkinin köşeleri şunlardır:
- Yetki veren,
- Temsilci (mümessil),
- Üçüncü şahıs (temsilcinin, yetki veren hesabına işlemde bulunacağı kişi).

Yetki veren, tek taraflı bir hukuki işlemle temsilciyi üçüncü şahısla işlem yapma kudretiyle (iktidarıyla) donatmaktadır. Temsil bu özelliğiyle, vekaletten ayrılmaktadır. Çünkü vekalet bir sözleşmedir ve vekile, bir işin yapılması yükümlülüğünü yüklemektedir (BK m. 386/I).
Temsil yetkisi kanundan veya yetki verenin iradesinden doğabilir. Birinci durumda kanuni temsilden, ikinci durumda ise iradi temsilden söz edilir. Velinin, vasinin durumu kanuni temsile örnektir.

2. TÜRLERİ
Temsilin (iradi temsilin), iki türü vardır:

a) Doğrudan (vasıtasız) temsil
Temsilci yetki veren hesabına ve adına (namına) davranıyorsa, doğrudan temsil söz konusudur. Gerçek temsil türü budur. Bu durumda, temsilcinin üçüncü şahısla yaptığı işlemin tüm hukuki sonuçları (alacak ve borçlar) doğrudan doğruya yetki verenin üzerinde doğmaktadır (BK m. 32/I).

Böylece doğrudan temsilin, iki unsuru vardır:
aa) Temsil yetkisi:Temsil yetkisi, yetki veren tarafından tek taraflı bir irade açıklamasıyla verilir. Yetkinin verilmesi herhangi bir şekle tabi değildir. Bununla beraber, yazılı olarak verilmesi (yetki belgesi), ispat açısından kolaylık sağlar.
Yetkinin içeriğini, yetki veren belirler. Yetki veren bu yetkiyi her zaman sınırlayabilir veya geri alabilir; bu haktan önceden vazgeçmek geçersizdir (BK m. 34/I-II). Kanun bazı hallerde, özel yetki verilmesini aramıştır. BK m. 388/III, bir taşınmazı
devretmek veya bir hakla sınırlamak, bağışlamak, kambiyo taahhüdünde bulunmak, dava açmak, sulh ve tahkimde bulunmak için özel yetkinin varlığını aramıştır. Ayrıca temsil yetkisi sona erdiğinde iyiniyetli üçüncü kişileri korumak için bazı hükümlere yer verilmiştir. Temsilciye yetkisini gösteren bir belge verilmişse, yetki geri alındığında temsilcinin bu belgeyi iadesi gerekir. İade etmezse, yetki veren dava yoluyla bunu sağlamakla yükümlüdür (BK m. 36). Yine temsil yetkisi herhangi bir şekilde üçüncü kişilere bildirilmişse, yetkinin geri alındığının da aynı şekilde duyurulması gerekir (m. 34/III).

bb) Başkası adına davranma:Temsil yetkisinin verildiği kişinin (mümessilin) işlem yaparken başkası (yetki veren)
adına davranması gerekir. Aksi takdirde işlemden doğan alacaklar ve borçlar yetki verene değil de, kendisine ait olur. Ancak ne var ki, onunla sözleşme yapan karşı taraf olayda bir temsil ilişkisinin bulunduğunu halden anlarsa veya sözleşmenin temsilci veya temsil eden tarafından yapılması onun açısından bir farklılık yaratmıyorsa, sözleşmeden doğan hak ve
borçlar temsil olunan kimseye ait olur (m. 32/ II c. 2).

b) Dolaylı (vasıtalı) temsil
Dolaylı temsilde temsilci, yetki veren hesabına, fakat kendi adına davranmaktadır. BK’nun 416 ncı maddesi alım satım komisyoncusunu, “ücret mukabilinde kendi namına ve müvekkil hesabına kıymetli evrak ve menkul eşya alım ve satımını deruhte eden (üstlenen) kimse” olarak tanımlamaktadır. Dolaylı temsilde yapılan işlemin hukuki sonuçları önce temsilcinin üzerinden doğar; o, daha sonra bunları, alacağın temliki ve borcun nakli kurallarına göre yetki verene devreder (BK m. 32/ III).

3. YETKİSİZ TEMSİL
Yukarıda belirtildiği gibi, temsil yetkisine dayanarak işlem yapmanın (doğrudan temsil) iki koşulu vardır: Temsil yetkisi ve başkası adına davranma. Yetkisiz temsil durumunda, bu koşullardan ilki gerçekleşmemiştir. Yani bir başkası adına sözleşme yapan kimsenin temsil yetkisi yoksa, yetkisiz temsil söz konusudur. Temsilcinin yetkisinin sona erdiği veya yetkisinin sınırlarını aştığı durumlarda da yetkisiz temsil söz konusudur

Bir kimse yetkisi olmadığı halde başkası adına davranarak işlem (sözleşme) yapmışsa, adına işlem yapılan icazet (onay) vermedikçe bu sözleşmeyle bağlı olmaz (BK m. 3. Bu nedenle, icazet verilinceye veya icazet verilmesi reddedilinceye kadar sözleşme askıdadır. Ancak diğer tarafın, adına işlem yapılanın (temsil edilenin) uygun bir süre içinde o sözleşmeye icazet verip vermeyeceğini beyan etmesini talep etmeye hakkı vardır. Bu süre içinde icazet verilmediği takdirde, o kimse de sözleşmeyle bağlı kalmaz (BK m. 3 .

Temsil edilen sözleşmeye icazet verirse, bu sözleşme, temsilci yetkiliymiş gibi yapıldığı andan itibaren temsil edileni bağlar. Şayet temsil edilen kimse icazetten açıkca veya örtülü (zımmî) olarak kaçınırsa, sözleşmenin geçerli olmamasından doğan zararın (menfi zararın) tazmini için, temsilci sıfatını takınan kimse aleyhine dava açılır. Fakat bu kimse diğer tarafın, temsil yetkisine sahip olmadığını bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispatlarsa, davaya gerek kalmaz (BK m. 39/I).

Temsilci sıfatını takınan kimse kusurluysa (yani temsil yetkisine sahip olmadığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa), o zaman hâkim hakkaniyet gerektirdiği takdirde, o kimseyi müsbet zararı (yani sözleşmenin ifa edilmemiş olmasından doğan zararı) ödemeye de mahkûm edebilir (BK m. 39/II).

BK m. 39/III’e göre; sebepsiz zenginleşme esasına dayanarak dava açma hakkı, bu hallerin tümünde saklıdır.

HAKSIZ FİİLDEN DOĞAN BORÇLAR

I. KAVRAM
Hukuka aykırılık (hukuka aykırı fiiller), iki şekilde karşımıza çıkar: Borca (sözleşmeye) aykırılık ve haksız fiiler. Borça aykırılık durumunda (BK m. 96 vd.), zarar veren ile zarara uğrayan arasında bir borç ilişkisi vardır ve buna aykırı davranılmasından bir zarar doğmuştur. Buna karşılık haksız fiil durumunda (BK m.41 vd.), tarafların arasında böyle bir ilişki yoktur. Ancak zarar verici davranış (fiil) sonucunda zarar veren için bir tazmin borcu söz konusu olabilecektir.
Haksız fiil, bir kişinin (fail) hukuka aykırı bir davranışla kasten veya ihmal sonucu başka bir kişiye (mağdura) zarar vermesidir. (BK m.41).

II. HAKSIZ FİİLİN UNSURLARI
Yukarıdaki tanımdan anlaşılacağı gibi, haksız fiilin unsurları şunlardır (BK m. 41):
A) Hukuka aykırı fiil
Haksız fiilden sorumluluğun ilk şartı, zarara yol açan fiilin hukuka aykırı (haksız) olmasıdır. Hukuku düzeninin yazılı olan ve olmayan kurallarına aykırılık, hukuka aykırılık sayılır. Şu durumlarda, hukuka aykırılık ortadan kalkar: Kamu erkinin (yasal sınırlar içinde) kullanılması, haklı savunma, zorda kalma (ıztırar) hali, kendi hakkını korumak için kuvvet kullanma, özel hukuktan doğan bir hakkın kullanılması, zarar görenin rızası (hukuken mümkün olan hallerde).

B) Zarar
Haksız fiilden dolayı tazmin yükümlülüğünün doğması için, ortada zarar olması gerekir. Zarar, maddi ve manevi olabilir. Maddi zarar, malvarlığının mevcut durumu ile haksız fiilden önceki durum arasındaki farkı ifade eder. Bu fiili bir zarar olabileceği gibi, kârdan yoksun kalma şeklinde de ortaya çıkabilir. Manevi zararda ise kişinin şahsiyet (kişilik) haklarına bir tecavüz söz konusudur. Zarar görenin, zararın varlığını ispatlaması gerekir.

C) Kusur
Kusur, hukuka aykırı sonucun istenmesi (kast) veya bu sonucu önlemek için gerekli iradenin gösterilmemesidir (ihmal). İrade unsuruna (temyiz kudretine) sahip olan bir kişi, kusur ehliyetine sahiptir ve haksız fiilden sorumlu tutulabilir. Ancak istisnaen bazı durumlarda (hakkaniyet sorumluluğu, temyiz kudretinden geçici olarak yoksunluk), temyiz kudretinden mahrum olanlar da sorumlu tutulabilirler. Kusurun ispatı, zarar gören kişiye aittir. Bazı durumlarda zarar görenin de fiilin meydana gelmesinde birlikte kusuru olabilir (müterafık kusur). Bu durum, tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınır.

d) Nedensellik (İlliyet) bağı
Haksız fiil dolayısıyla tazmin borcunun doğabilmesi için haksız fiil ile zarar arasında nedensellik bağının bulunması, yani zararın bu fiilden dolayı meydana gelmesi şarttır. Nedensellik bağı konusunda uygun illiyet bağı teorisi uygulanır. Buna göre; haksız fiil ile zarar arasında bir nedensellik bağının varlığını kabul edebilmek için, söz konusu fiilin normal hayat tecrübelerine ve hayatın normal akışına göre zarar verici sonucun doğmasına elverişli olması gerekir. Yani hayat tecrübelerine göre böyle bir sonucun doğması mümkün (beklenebilir) olmalıdır.




III. KUSURSUZ SORUMLULUK HALLERİ (ÖZELLİKLE İSTİHDAM EDENLERİN SORUMLULUĞU)
Haksız fiilden sorumlulukta, kusur ilkesi kabul edilmiştir. (BK m. 41). Ancak bu, her zaman tatmin edici sonuçlar doğurmaz. Nitekim geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren, kusur ilkesinin mutlak olarak kabulü eleştirilmeye başlanmıştır. Bunun sonucu, kusursuz sorumluluk halleri ortaya çıkmıştır

Tehlike (risk) sorumluluğu ve hakkaniyet sorumluluğu, kusursuz sorumlulukta temel iki düşünceyi ifade etmektedir. Başkaları için tehlike yaratan bir faaliyette bulunan girişimci, kusurlu olmasa dahi bu girişimin (teşebbüsün) yol açtığı zarardan sorumlu tutulmalıdır. Bu, tehlike sorumluluğu halini ifade eder (Karayolları Trafik Kanunu’na göre işletenin sorumluluğu, BK m. 55 ve 5. Diğer temel düşünce ise, hakkaniyet sorumluluğudur. Hakkaniyet gerektiriyorsa fail, kusurlu olmasa bile sorumludur. Bu düşünce, temyiz kudretinden yoksun olanların haksız fiilden sorumluluğunda uygulama alanı bulmuştur (BK m.54).

Burada, kusursuz sorumluluk hallerinin en önemlilerinden biri olan istihdam edenlerin (adam çalıştıranların) sorumluluğu üzerinde durulacaktır (BK m. 55). Adam çalıştıranların BK m. 55 gereğince kusursuz sorumluluğu, başkasını çalıştıran kimsenin yükümlü olduğu objektif özeni yerine getirmemiş olması nedenine dayanır. Bu sorumluluğun söz konusu olması için gerekli şartlar şunlardır:

- İstihdam eden ile zarar verici fiili işlemiş olan çalıştırdığı kişi arasında bir istihdam (çalıştırma) ilişkisi olmalıdır. Bunun anlamı, istihdam edenin, çalıştırdığı kişi üzerinde emretme, denetleme yetkisine sahip olmasıdır;
- Zarar, hizmetin ifası sırasında ve hizmetle ilgili olarak meydana gelmiş olmalıdır;
- Zarar, istihdam edilen kişinin haksız fiilinden doğmuş olmalı ve bu fiille zarar arasında uygun nedensellik bağı bulunmalıdır.

Buna karşılık, BK m. 55’deki sorumluluk halinin söz konusu olması için istihdam edenin kusurlu olması gerekmez. Çünkü bu hal, bir kusursuz sorumluluk durumudur. Ancak istihdam eden, kurtuluş kanıtı getirerek sorumluluktan kurtulabilir. Şöyle ki:
İstihdam eden, zararın meydana gelmemesi için gerekli tüm dikkat ve özeni gösterdiğini veya gerekli dikkat ve özeni göstermiş olsaydı dahi zararın yine de meydana geleceğini ispatlarsa, sorumlu olmaz.
Karayolları Trafık Kanunu m. 85 vd.nda özel bir düzenleme getirerek, motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan işletenin sorumluluğunu düzenlemiştir: “İşleten, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur” (m.85/4). KTK m. 109’a göre, “motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar...” (Karş. BK m. 60).

BK m. 100, bir borcun ifasına yardımcı olarak katılan şahısların borçlunun borcuna aykırı davranarak alacaklıya verdikleri zarardan borçlunun sorumlu olacağını ifade etmektedir. Yardımcı şahsın ika ettiği zarardan borçlunun bir kusuru bulunmasa dahi, o, bu zarardan sorumludur. Bu maddede de BK m. 55’de olduğu gibi bir “kusursuz sorumluluk” hali düzenlenmektedir.
Ancak arada farklılıklar vardır. Şöyle ki:
- BK m. 55’de istihdam edene sorumluluktan kurtulabilmesi için “kurtuluş beyyinesi” tanınmıştır. Oysa BK m. 100’e dayanan sorumlulukta, borçluya böyle bir imkân sağlanmamıştır.
- Borca aykırılıkta zamanaşımı süresi on yıl (BK m. 125) iken, haksız fiil sorumluluğunda bir yıldır (BK m.60).
- Borca aykırılıkta sorumluluğun sözleşme ile daraltılması mümkün olduğu halde (BK m. 99/II, m. 100/II-III), haksız fiil sorumluluğunda bu söz konusu olmaz.

IV. HÜKÜMLERİ
Haksız fiil işleyen kişi, mağdurun zararını tazmin etmek zorundadır. Tazminat, maddi ve manevi tazminat olmak üzere ikiye ayrılır. BK m.43’e göre; yargıç, durumun gereklerini ve hatanın (kusurun) ağırlığını dikkate alarak, tazminatın tarzını ve kapsamını belirler. Maddi tazminat genellikle nakden tazmin şeklinde olur. Fakat aynen tazmine hükmedilmesi de mümkündür.
Manevi tazminat, kişilik haklarına tecavüz halinde söz konusu olur (BK m.49).

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:06 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #4
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
SEBEPSİZ ZENGİNLEŞMEDEN DOĞAN BORÇLAR

I. TANIM VE UNSURLARI
Sebepsiz zenginleşme (BK m. 61 vd.), bir kişinin malvarlığında haklı bir sebep olmaksızın bir diğer kişinin malvarlığı aleyhine meydana gelen zenginleşmedir (çoğalmadır).
Sebepsiz zenginleşme dolayısıyla bir iade (geri verme) borcunun doğabilmesi için, dört unsurun varlığı gerekir:
- Zenginleşme: Sebepsiz zenginleşme davasının açılabilmesinin ilk şartı, bir kimsenin malvarlığında bir çoğalmanın (zenginleşmenin) meydana gelmesidir.
- Fakirleşme: Bir kimsenin malvarlığında haklı bir sebep olmaksızın meydana gelen zenginleşme, bir başkasının malvarlığı aleyhine gerçekleşmiş olmalıdır. Yani bir kimse zenginleşirken, bir başkasının malvarlığı fakirleşmiş olmalıdır (fiilen azalma veya zenginleşmenin önlenmesi tarzında).
- Nedensellik bağı: Sebepsiz zenginleşme davasının şartlarından biri de, zenginleşme ile fakirleşme arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Yani bir kimsenin malvarlığındaki fakirleşme, bir diğer şahsın malvarlığındaki zenginleşmeden kaynaklanmalıdır.
- Haklı bir sebebin bulunmaması: Sebepsiz zenginleşmenin söz konusu olabilmesi için zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmaması gerekir.
Borçlar Kanunumuz zenginleşmenin haklı bir sebebe dayanmadığı durumlara örnek olarak şunları saymaktadır:
a)Hukuki sebep geçerli değilse yahut borç olmayan şey ödenmişse;
b)Hukuki sebep gerçekleşmemişse;
c)Hukuki sebep sonradan ortadan kalkmışsa.

II. HÜKÜMLERİ
Sebepsiz zenginleşmeden doğan borç, iade (geri verme) borcudur (BK m.61). Sebepsiz zenginleşme davası, şahsi nitelikte bir davadır. Davanın (yani geri verme borcunun) konusu, haklı bir sebep olmaksızın malvarlığına giren şeyin iadesidir. Zenginleşme konusu tüketilmiş veya aynen iadesi mümkün değilse, iadenin konusu zenginleşmenin nakdi karşılığıdır. Fakat iade borcunun kapsamı, zenginleşme miktarını aşamaz. Zenginleşen kötüniyetli ise, zenginleşmenin tümünü iade etmek zorundadır. İyiniyetliyse iade borcu, geri verme zamanındaki zenginleşme miktarıyla sınırlıdır (BK m. 63).
Sebepsiz zenginleşme davası, bir ve on yıllık zamanaşımı sürelerine tabidir ( m. 66).



BORCUN İFASI
I. KAVRAM
İfa, borç ilişkisinin konusu olan edimin borçlu tarafından alacaklıya karşı yerine getirilmesi ve böylece borcun (dolayısıyla, borç ilişkisinin) sona erdirilmesidir. BK m.67’deki yedek kurala göre, borcun bizzat borçlu tarafından ifasında alacaklının menfaati bulunmadıkça, borçlu, borcunu şahsen yerine getirmek zorunda değildir. Demek ki, borçlunun borcunu şahsen ifası, alacaklının bunda menfaatinin bulunduğu hallerde (örneğin bir ressamın bir tablo yapmayı, bir terzinin elbise dikmeyi, bir hastabakıcının hizmet sunmayı üstlendiği durumlarda) gerekli olacaktır. Ancak bu yedek kuralın aksi de kararlaştırılabilir.

Konusu para olan borcun nasıl ifa edileceği (ödeneceği) BK m.83’de düzenlenmiştir. Şöyle ki: “Konusu para olan borç, memleket (Türk) parası ile ödenir. Sözleşmede, ödeme yerinde kanuni rayici olmayan bir para öngörülmüş ve sözleşmenin
değiştirilmeden (harfiyen) yerine getirilmesi, aynen ödenecek kelimeleri veya buna denk (muadil) deyimlerle şart kılınmamış ise, borç, vade günündeki rayici üzerinden Türk parası olarak ödenebilir.
(3568 sayılı Yasa ile eklenen fıkra):Yabancı para borcunun vadesinde ödenmemesi halinde alacaklı, bu borcun, vade veya fiili
ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödenmesini isteyebilir”.

II. İFA YERİ
Taraflar aksini kararlaştırmamışlarsa, BK m. 73’deki yedek kurala göre:
- Para borçları, ödeme zamanında alacaklının ikametgâhının bulunduğu yerde ifa olunur (götürülecek borçlar),
- Parça borçları (yani belli bir şeyin teslimi borcu), sözleşme yapılırken o şeyin bulunduğu yerde ifa olunur.
- Diğer tüm borçlar, borcun doğumu zamanında borçlunun oturduğu yerde (borçlunun ikametgâhında) ifa olunur (aranacak borçlar).

III. İFA ZAMANI
İfa zamanı, alacaklının borçludan borcun ifasını isteyebileceği andır (muacceliyet anı). Alacaklı, muaccel olmamış (vadesi gelmemiş) bir borcun ifasını isteyemez. Kural olarak her borç doğduğu anda muaccel olur ve hemen ifası istenebilir (BK m.74).
Ancak borcun ifası, bir vadeye de bağlanmış olabilir. Bu vadenin kesin bir tarih olarak değil de hesap sonucu bulunacak bir tarih olarak belirlendiği (örneğin 15 gün sonra, 1 hafta ve 1 ay sonra) durumlarda, bu hesabın nasıl yapılacağı önem taşır. BK, bu konuda bazı yedek kurallar getirmiştir (BK m. 75-79):
- Ayın başı veya sonu tabirlerinden, ayın birinci ve sonuncu günleri (örneğin 31 Ocak, 28 Şubat) anlaşılır; ayın ortası tabirinden ise, ayın onbeşi anlaşılır.
- Süre gün olarak belirtilmişse: Borç, sözleşmenin yapıldığı gün sayılmamak şartıyla sürenin son günü muaccel olur; süre sekiz veya onbeş gün ise, bu süre bir veya iki hafta olarak değil, tamam sekiz veya onbeş gün olarak değerlendirilir.
- Süre hafta şeklinde belirlenmişse: Borç, son haftanın sözleşmenin yapıldığı güne ismen uyan gününde muaccel olur.
- Süre ay olarak belirlenmişse: Borç sözleşmenin yapıldığı gün ayın kaçıncı günü ise, son ayın buna uyan gününde muaccel olur; son ayda uyan gün yoksa, son ayın son günü muaccel olur.
- Pazar gününe veya kanunen tatil olan güne rastlayan vade, kendiliğinden bunu izleyen tatil olmayan ilk güne geçer.
- Borç, vade gününde mesai saatleri içinde ifa edilmelidir.


ALACAKLININ TEMERRÜDÜ

I. KAVRAM VE ŞARTLAR
Alacaklı temerrüdü (alacaklının direnimi), alacaklının, haklı bir neden olmaksızın borçlunun edimini reddetmesidir. Bu tanımdan anlaşıldığı gibi, alacaklı temerrüdünün meydana gelmesi için, ifa borçlu tarafından alacaklıya usulüne uygun olarak teklif edilmiş
olmalı ve alacaklı bu teklifi haklı bir neden olmaksızın reddetmiş olmalıdır (BK m.90).

II. GENEL SONUÇLARI




Alacaklı temerrüdünün en önemli sonucu, tevdi veya sözleşmenin feshi yoluyla borçluya borçtan kurtulma imkanını vermesidir:
a) Borcun konusu bir şeyin teslimi ise, borçlu, tevdi ile borcundan kurtulabilir. Tevdi ile borçlunun borcundan kurtulması, ancak başkasına teslimi mümkün olan edimler (para,kıymetli evrak vs.) için söz konusu olabilir. Şeyin nereye tevdi edileceğini ifa yerindeki yargıç belirler. Borçlu ticari eşyayı, yargıca başvurmaksızın ifa yerindeki bir ardiyeye bırakabilir (m.91). Borcun konusu olan şey tevdie elverişli değilse veya bozulabilir nitelikteyse veya bakım ve saklanması büyük giderleri gerektiriyorsa, borçlu, alacaklıya ihtarda bulunduktan sonra, yargıçtan izin alarak malı açık arttırmayla sattırıp bedelini tevdi edebilir (m.92).
b) Buna karşılık borcun konusu bir şeyin teslimi değilse, borçlu –borçlunun temerrüdü kurallarına göre- sözleşmeyi feshedebilir (m.94).

BORÇLUNUN TEMERRÜDÜ

I. KAVRAM VE ŞARTLARI
İfası mümkün ve muaccel bir borcu ifa etmeyen borçlu, ifada gecikmiş durumdadır. Bu gecikme, bazı şartların varlığı halinde borçlunun temerrüdü olarak nitelendirilir. Borçlunun temerrüdünün şartları, borcun muaccel olması ve alacaklının ihtarıdır (BK m. 101/I). Şöyle ki:

A) Borcun muaccel olması
Borcun ifasında bir gecikmeden söz edilebilmesi için, borcun ifa zamanının, yani alacaklının alacağını borçludan isteyebilme (talep) gününün gelmiş olmasıdır. Ancak borçlu ifadan kaçınmak hususunda bir def’i (savunma) hakkına sahipse, bu hakkını ileri sürerek temerrüde düşmekten kurtulabilir.

B) Alacaklının ihtarı
BK, borçlunun temerrüde düşmüş sayılabilmesi için sadece borcun muaccel (istenebilir) olmasını yeterli bulmamakta, ayrıca alacaklının –kural olarak- borçluya borcunu ödemesini ihtar etmesini aramaktadır. İhtar, borcun muaccel olmasından sonra yapılacaktır. İhtar alacaklının borçluya borcunu ifa etmesi (yerine getirmesi) konusunda yönelttiği bir beyan olup, borçluya ulaştığı anda hüküm doğurur, yani borçluyu temerrüde düşürür. Tacirler arasındaki ihtarların noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla veya telgrafla yapılması gerekir.
Bazı durumlarda ihtara gerek olmaksızın borçlu temerrüde düşer. Bu durumlardan biri, borcun ifa edileceği günün tarafların anlaşmasıyla belirlenmiş olması halidir. Diğeri ise, sözleşmede taraflardan birine vadeyi (ifa gününü) belirleme hakkının tanınmış olmasıdır (BK m. 101/II).
Borçlu temerrüdünün şartları bunlardan ibarettir. Temerrüt halinin gerçekleşmesi bakımından borçlunun kusuru hiçbir rol oynamaz. Kusur ancak temerrüdün bazı sonuçları için önem taşır.


II. TEMERRÜDÜN GENEL SONUÇLARI

Borçlu temerrüdünün genel sonuçları, iki tanedir (BK m.102):
A) Gecikme tazminatı
Gecikme tazminatı, alacaklının borcun geç ifa edilmesinden dolayı uğradığı zararı karşılamak amacını taşır ve alacaklının, borcun gecikmeden ifa edilmesindeki menfaatini karşılamaya yöneliktir. Burada tazmin edilecek zarar, bir tür müsbet zarardır ve alacaklının malvarlığının temerrüde düşülmeden borcun yerine getirilmesi halinde göstereceği durum ile gecikmeyle ifa sonunda gösterdiği durum arasındaki farkı ifade eder (fiili zarar ve yoksun kalınan kâr).Ödenecek gecikme tazminatında dikkate alınacak tarih, alacağın muaccel olduğu değil, borçlunun mütemerrit (direngen) sayıldığı andır (bkz. Oğuzman, Borçlar Hukuku Dersleri, C. I, 4. B, İstanbul 1987, s. 311).Borçlu temerrüde düşmede kusurlu olmadığını ispatlamadıkça alacaklının gecikme yüzünden uğradığı zararı tazmin edecektir. Böylece borçlu karine olarak kusurlu sayılmakta, ancak aksini kanıtlayarak tazmin yükümlülüğünden kurtulabilmektedir (bkz. BK m.96). Burada, temerrüdün kusura bağlı bir sonucu söz konusudur.
B) Kaza halinde sorumluluk
Temerrüde düşen borçlu, bundan sonra kazara (kaza ile) meydana gelecek zararlardan sorumludur. Böylece borçlu, temerrüde düşerek borca aykırı davranmasının beklenmeyen sonuçlarından ve borcun ifasının kusuru olmaksızın imkansızlaşmasından sorumlu olmaktadır. Yani, temerrütten itibaren, hasar borçluya ait olmaktadır. Borçlu bu durumdan, kendisinin temerrüde düşmede kusuru bulunmadığını veya temerrüde düşmesi (borca aykırı davranışı) ile meydana gelen zarar arasında nedensellik bağlantısı bulunmadığını kanıtlayarak kurtulabilir (BK m. 102/II)

III. PARA BORÇLARINDA TEMERRÜDÜN SONUÇLARI

Para borçlarında temerrütte gecikme tazminatını karşılamak ve tazminatın alt sınırını oluşturmak üzere temerrüt faizi (geçmiş günler faizi) ödenmesi öngörülmüştür (BK m. 103, m. 104).
15.12.1999 tarihli ve 4489 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (RG. 18.12.1999), 3095 sayılı Kanun’daki “temerrüt faizi” oranlarını değiştirmiştir. 3095 sayılı Kanun’un 4489 sayılı Kanun (bkz. m. 2
f.1) ile değişik 1 nci maddesine göre; adi ve ticari işlerde temerrüt faizinin oranı, -sözleşme ile tesbit edilmemişse- yıllık T.C. Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranı üzerinden hesaplanır. Ancak bu oran, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur. Bu maddenin 2003 mali yılındaki uygulamasını düzenleyen ve 31.03.2003 tarihli ve 25065 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 29.03.2003 tarihli ve 4833 sayılı 2003 Mali Yılı Bütçe Kanununun 51 inci maddesinin (t) bendi de; “Madde 51: …. t) İlgili kanununda düzenleme yapılıncaya kadar, 4.12.1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanunun 1 inci maddesindeki kanuni faiz oranı, 1.4.2003 tarihinden itibaren aylık %2.5 olarak uygulanır. Ay kesirleri tama iblağ edilir. Taksitlendirilen veya herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranı uygulanır.” şeklindedir. Ancak T.C. Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için
uyguladığı faiz oranı,yukarıda açıklanan miktardan fazla ise arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur (4489 s. Kanun m. 2 f.2).
Temerrüt faizi oranının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdî faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdî faiz miktarından az olamaz (4489) s. Kanun m. 2 f. 3). 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’a 14.11.1990 tarih ve 3678 sayılı Yasa ile eklenen m. 4/a’ya göre, yabancı para borcunun ödenmesinde mütemerrit olan borçlu, sözleşmede daha yüksek akdi veya gecikme faizi kararlaştırılmadığı takdirde, geçmiş günler için, Devlet Bankalarının o yabancı para ile açılmış bir yıl vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek faiz oranı üzerinden faiz ödemekle yükümlüdür (RG. 23.11.1990). Diğer borçlarda borçlu temerrüde düşmede kusuru bulunmadığını kanıtlayarak (ispatlayarak) gecikme tazminatı ödemekten kurtulabilirken, aynı imkan para borçlarında temerrüt faizi için söz konusu değildir. Borçlu temerrüde düşmede kusuru bulunmasa bile, para borcu için temerrüt faizi ödemek zorundadır. Diğer taraftan, alacaklının bir zararı bulunduğunu kanıtlaması da gerekmez. Çünkü burada, kanunen varsayılan bir zarar için
ödenen götürü bir tazminat niteliği mevcuttur. BK m.105, ayrıca temerrüt faiziyle karşılanamayan zararın (munzam zarar) tazmini imkanını (olanağını) da kabul etmiştir. Munzam zararın tazmininde, BK m. 96 vd.ndaki esaslar uygulanacaktır.
Temerrüt faizinden farklı olarak artık alacaklı, zararının bu faizle karşılanmadığını ispatla yükümlüdür. Diğer taraftan borçlu da, temerrüde düşmede kusuru bulunmadığını ispat ederek zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir

IV. KARŞILIKLI SÖZLEŞMELERDE TEMERRÜDÜN SONUÇLARI (EK İMKANLAR)

Daha önce de belirtildiği gibi, her iki tarafı da borç altına sokan sözleşmelere iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler denir. Bu sözleşmeler içinde, bir tarafın edimi karşılığında diğer tarafın da mutlaka bir karşı edim yüklendiği, yani bir edim değişiminin (mübadelesinin) söz konusu olduğu sözleşmelere, tam iki taraflı (karşılıklı) veya –Roma Hukukundan gelen bir tabirle- sinallagmatik sözleşmeler denir. Örnek: Satım sözleşmesi, hizmet sözleşmesi, eser (istisna) sözleşmesi.
İşte bu tür sözleşmelerde borçlunun temerrüdü halinde, BK m. 106, alacaklıya, - temerrüdün genel sonuçlarına göre- bazı ek (munzam) imkanlar tanımıştır. BK m. 106’ya göre, alacaklı, ifa ve gecikme tazminatı isteme dışında, borcun ifasından vazgeçip ifa etmeme sebebiyle tazminat istemek veya sözleşmeden dönmek (akdi feshetmek) imkanına sahiptir.Fakat alacaklı, bu ek imkanlardan yararlanabilmek için, -kural olarak- borçluya bir mehil vermek zorundadır. Böylece alacaklı, mehlin sonunda üç imkana sahip olacaktır:
a) İfa ve gecikme tazminatı,
b) İfa yerine tazminat (müsbet zararın tazmini),
c) Sözleşmenin feshi ve menfi zararın tazmini.

Alacaklının menfi zararı, feshedilen sözleşmeye güvendiği için uğradığı, bu sözleşme hiç yapılmamış olsa idi uğramayacağı zarardır. Bu zararın kapsamına, alacaklının feshedilen sözleşmenin yapılması (kurulması) için yaptığı masraflar; sözleşmeden doğan borçlar ifa edilecek diye yaptığı masraflar; sözleşmenin hüküm ifade ettiğine güvenerek başkası ile sözleşme yapma fırsatını kaçırması yüzünden uğradığı zarar girer. Örneğin (A), (B)’den 1 Mart tarihinde 10 milyar TL.ye bir mal satın almıştır. Mal üç ay sonra teslim edilecek ve semen mal teslim edilince ödenecektir. Aynı nitelikte mal 15 Martta © tarafından (A)’ya 11 milyar TL.ye teklif edilmiş, fakat (A), (B) ile arasındaki akdî bağı düşünerek bu teklifi reddetmiştir. Daha sonra sözleşmenin hükümsüzlüğü nedeniyle (A) bu malı (Ü)’den 12,5 milyar TL.ye almak zorunda kalırsa, onun sözleşmeye güveni (sözleşmenin hüküm ifade edeceğine güveni) yüzünden uğradığı zarar 12.500.000.000 – 11.000.000.000 = 1.500.000.000 TL.dir. (A)’nın güveni yüzünden uğradığı bu 1,5 milyar TL.lik zarar, menfi zarardır

Birinci imkan zaten mevcuttu. Böylece alacaklı, mehlin sonunda, iki yeni imkana daha kavuşmaktadır (b ve c). Yani mehlin, ifa ve gecikme tazminatı istemek bakımından bir rolü yoktur. Mehil (süre) verilmesinin etkisi, mehlin sonunda alacaklının ifa ve gecikme tazminatı istemekten vazgeçerek, borcun ifa edilmemesi sebebiyle tazminat isteme ve sözleşmenin feshi (sözleşmeden dönme) haklarını kullanabilmesinde görülür. Alacaklı bu seçimi, ancak derhal kullanacağı bir beyanla yapar.

BK m. 106’ya göre alacaklının ek imkanlardan yararlanabilmesi için gerekli olan mehil, -ihtar gibi- hukuki işlem benzeri bir fiildir. Mehil verilmesi, alacaklının borçluya borcunu ifa etmesi için bir süre tanımasıdır. BK m.107, istisnaen bazı hallerde mehil tayinine gerek olmadığını belirtmektedir. Bu haller, şöyle sıralanabilir:

- Borçlunun durumundan mehil vermenin etkisiz kalacağı anlaşılıyorsa,
- Borçlunun temerrüdü sonucu olarak borcun ifası alacaklı için faydasız kalmışsa,
- Sözleşmede borç için kesin vade kararlaştırılmışsa.
BK m. 187 ve 188’de, satıcının teslim borcunda temerrüdü özellikle ticari satımlar bakımından hükme bağlanmıştır. BK m.187, yalnız teslim için muayyen vadeli ticari satımlarda uygulanır. Teslim için muayyen vadeli olmayan ticari satımlarla alelâde
satımlarda satıcının temerrüdü, BK m.106 vd. hükümlerine tabidir.
Teslim için muayyen vadeli ticari satımda satıcı vadenin gelmesinde teslim borcunu yerine getirmezse, alıcının teslim talebinin vazgeçerek ifanın yerine getirilmemesi sebebiyle zarar ve ziyan isteyeceği, yani müsbet zararının tazminini isteyeceği kabul olunur (BK m.187/I). Böylece, teslim için muayyen vadeli ticari satımda vadenin dolmasında alıcının hiç sesini çıkarmaması, onun artık teslimden vazgeçip ifanın yapılmaması dolayısıyla tazminat isteyeceğine karine teşkil eder. Bu durumda, BK m.106’daki karine tersine çevrilmiş olmaktadır (Tandoğan, Borçlar Özel, C.I/1, s. 130-134).

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:06 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #5
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
BORCU SONA ERDİREN SEBEPLER

Borcu sona erdiren normal sebep, borcun ifasıdır. Bunun üzerinde daha önce duruldu. Borçlar Kanunumuz borcu sona
erdiren sebepler olarak Üçüncü Bab’ta, tecdit (yenileme), alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesi, ifa imkansızlığı, takas ve zamanaşımını düzenlemiştir. Buna, ibra’yı da eklemek gerekir.

II. İBRA

A) Kavram ve Şartlar
İbra, alacaklının borçluyla yaptığı bir sözleşmeyle alacağından vazgeçerek, borçluyu borçtan kurtarmasıdır. Kaynak Kanundaki (İsv. BK) hüküm Borçlar Kanunumuza alınmamış olmakla birlikte, hukukumuzda da buna engel yoktur.
İbra, alacaklının alacak hakkına doğrudan tesir ettiği (sona erdirdiği) için, bir tasarruf işlemidir ve dolayısıyla, alacaklının alacak üzerinde tasarruf yetkisi bulunmalıdır. Alacaklı tasarruf yetkisini kaybetmişse (örneğin iflas etmişse), borçluyu ibra edemez. İbra sözleşmesi, bir geçerlilik şekline tabi değildir. Ancak ispat açısından, HUMK m. 288 söz konusu olacaktır.

B) Hükümleri
İbra ile borç sona erer. Borcun (dolayısıyla, alacağın) sona ermesi, alacağı teminat altına alan kefalet ve rehin gibi yan (fer’i) hakları da sona erdirir. Alacaklı işlemiş faizleri saklı tutmuş olmadıkça veya bu halin icabından anlaşılmadıkça, asıl borç ibra ile sona erince faiz borcu da sonra erer (BK m.113/I-II).

III. YENİLEME (TECDİT)
A) Kavram ve Şartlar
Yenileme (tecdit), mevcut bir borcun, yeni bir borç meydana getirilerek sona erdirilmesidir. Yenileme, belli bir borca veya borç ilişkisinin tümüne ilişkin olabilir. Borcu sona erdiren tecdit borcun konusunun, sebebinin veya taraflarının değiştirilmesi şeklinde
olabilir. Tarafların değiştirilmesi tarzındaki tecdit, alacaklının değişmesinde alacağın temlikine, borçlunun değişmesinde ise borcun nakline benzer. Ancak alacağın temlikinde alacaklı ve borcun naklinde borçlu borç sonra ermeden değiştiği halde, tecditte eski borç sona erer ve yeni bir borç doğar

Tecdit (yenileme), tarafların anlaşmasıyla olur. Bu sözleşme de diğer sözleşmelerin geçerlilik şartlarına tabidir. Ayrıca, şu koşulların da gerçekleşmiş olması gerekir:

- Geçerli bir borcun varlığı,
- Yeni, geçerli bir borcun meydana gelmesi,
- Tarafların yenileme niyeti bulunması (bu niyet, sözleşmeden açıkca anlaşılmalıdır) (BK m.114/I).

Bu arada Kanunda, cari hesap sorununa da değinilmiştir: Bir alacağın cari hesaba kaydedilmesiyle borç yenilenmiş sayılmaz. Borç ancak, hesap kapatılıp bakiye karşı tarafça kabul edilince yenilenmiş olur ve bu durumda eski borçlar sonar erer, onların yerini yeni bir borç (alacak) olarak bakiye alır (BK m.115).

B) Hükümleri
Yenileme ile eski borç sona erer ve yeni bir borç doğar. Ayrıca eski borca ilişkin rehin, kefalet gibi yan haklar da sona erer. Yeni doğan borç, eski borçtan bağımsızdır. Eski borca ilişkin defiler, yeni borç için geçerli değildir. Yeni borç için rehin, kefalet vs. gibi teminatların yeniden kurulması (tesisi) gerekir

IV. TAKAS

A) Kavram ve Şartları
Takas, iki kişi arasındaki aynı cinsten karşılıklı borçların, bunlardan birinin tek taraflı beyanıyla sona erdirilmesidir. Böylece takas, ifanın masraf ve külfetine katlanmadan, her iki tarafı da borcunu ifa etmiş ve alacağını tahsil etmiş duruma getirir.
Takasın şartları şunlardır:
a) Taraflar birbirinden alacaklı olmalıdır (karşılıklı borçluluk): Bir kimsenin takas hakkına sahip olabilmesi için, karşı tarafa hem borçlu hem de ondan alacaklı olması gerekir.Buna, karşılıklılık şartı denir (BK m.118/I
b) Tarafların birbirlerinden olan alacaklarının konusu aynı cinsten olmalıdır (m.118/I):Bu şarta en uygun alacaklar, para alacaklarıdır ve takas, en çok bu alacaklar için söz konusuolur.
c) Borçların istenebilir (muaccel) olması (m.118/I): Takas yapmak isteyenin alacağı ifası istenebilir, borcu da ifa edilebilir olmalıdır.
Ancak, kanunun ifadesinin aksine, takasın yapılabilmesi için, her iki alacağına (da) muaccel olmasına gerek yoktur. Takas beyanında bulunan kişinin alacağının (takas alacağının) muaccel, karşı tarafın alacağının (esas alacağın) ise ifa edilebilir olması yeterlidir
d) Takastan feragat edilmiş olmamalıdır: BK m.124’e göre, borçlu önceden takastan feragat edebilir (vazgeçebilir). Böyle bir feragatta bulunan kişi, takas için aranan diğer şartlar gerçekleşmiş olsa bile, takas beyanında bulunamaz.

B) Hükümleri
Takas şartlarının gerçekleşmesiyle, takas kendiliğinden gerçekleşmez. Ancak takas beyanı ile, yani takas hakkının kullanılmasıyla takas gerçekleşir (BK m.122/I). Takas beyanı, takas hakkı doğduktan sonra ve sona ermeden önce yapılmalıdır. Bir kimse, borcunu ödedikten sonra, takas beyanında bulunamaz. Takas beyanı yenilik doğuran bir işlemdir ve
karşı tarafa varınca sonuçlarını doğurur. Takas beyanının karşı tarafa varmasıyla karşılıklı borçlar, takas edildikleri andan itibaren, daha az olan borcun tutarı oranında sona ermiş sayılır (m.122/II). Takas beyanı, bu sonucu geriye etkili olarak sağlar. Tarafların birbirlerinden olan alacağı, takas hakkının doğduğu, yani takas beyanında bulunma imkanının ortaya çıktığı andan itibaren sona ermiş sayılır. Dolayısıyla, borçların sona ermesinin sonuçları da bu tarihe göre belirlenir. Faiz getiren bir borç takas edilmişse, faizin işlemesi, borcun sona erdiği kabul edilen tarihte durur.

V. ZAMANAŞIMI
A) Kavram ve şartları
Hukuk sistemimizde zamanaşımı deyimi, kazandırıcı (iktisabi) ve düşürücü (ıskati) zamanaşımı olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmıştır. Kazandırıcı zamanaşımı (iktisabi zamanaşımı), eşya hukukunda bir ayni hakkın (özellikle mülkiyet hakkının) belli şartlarla belli süre devam eden zilyedlik sonucu kazanılmasını ifade eder ve burada konumuz dışındadır.
Burada söz konusu olan düşürücü (ıskati) zamanaşımı ise, belli süre içinde hakkını talep etmemiş olan alacaklının, alacağını dava yoluyla elde etme imkanını kaybetmiş olmasını ifade eder. Borçlar Kanunumuz borcu sona erdiren sebepler arasında düzenlemiş olmasına rağmen, zamanaşımına uğrayan alacak sona ermez, fakat talep ve dava edilemez . Bu nedenle,bu tür alacaklara (borçlara), eksik borçlar denir.

Zamanaşımının (düşürücü zamanaşımının) şartları şunlardır.
a) Alacağın zamanaşımına tabi olması: BK m. 125’e göre, Kanunda başkaca hüküm bulunmayan hallerde, her dava (alacak) on yıllık zamanaşımına tabidir. Kural olarak, her türlü alacak zamanaşımına tabidir. Fakat zamanaşımının işlemesine engel olan durumlar vardır. Bundan başka, zamanaşımını durduran bir sebep borç muaccel olurken mevcutsa, zamanaşımı işlemeye başlamaz.
b) Zamanaşımı süresinin geçmesi: Normal zamanaşımı süresi, on yıldır (BK m. 125). Bazı durumlarda daha uzun zamanaşımı süreleri söz konusu olduğu gibi, diğer bazı durumlarda daha kısa zamanaşımı süreleri söz konusudur.

B) Hak düşürücü süreden farkı
Hak düşürücü sürenin söz konusu olduğu durumlarda (örnek: BK m.31), zamanaşımı süresinden farklı olarak, hakkın kanun veya sözleşme ile belirlenen süre içinde kullanılmaması, doğrudan doğruya hakkın sona ermesi soncunu doğurur.Hak düşürücü süreyi dava sırasında yargıç, -zamanaşımı süresinden farklı olarakkendiliğinden dikkate alır. Böylece hak düşürücü süreler defi değil, itiraz niteliğindedir.

C) Zamanaşımının durması ve kesilmesi
Zamanaşımının durması (tatili), alacağın istenmesini güçleştiren veya imkansız kılan bazı sebepler dolayısıyla zamanaşımının işlememesidir. Zamanaşımını durduran bir sebebin ortaya çıkması halinde, zamanaşımı işlemeye başlamaz; daha önce işlemeye başlamışsa durur.Bu sebep ortadan kalkınca, ortadan kalkma tarihinden itibaren zamanaşımı işlemeye başlar. Yani hiç işlememişse baştan itibaren, bir süre işlemişse geri kalan kısım için işlemeye başlar. Zamanaşımını durduran sebepler, BK m.132’de altı bent halinde gösterilmiştir. Bu bentlerde gösterilen sebepler, ya sosyal ilişkiler nedeniyle (velayet, vesayet gibi) veya fiili durum itibariyle (alacağı bir Türk Mahkemesi huzurunda ileri sürme imkanı bulunmaması gibi) bir alacağın dava edilmesini son derece güçleştiren hallerdir. Mevduatta zamanaşımını düzenleyen Bankalar Kanunu’nun 36 ncı maddesinin son
fıkrasında, “küçükler adına ve yalnızca bunlara ödeme yapılmak kaydıyla açtırılan hesaplarda, bu maddede yazılı zamanaşımı süreleri küçüğün reşit olduğu tarihte işlemeye başlar” denilmektedir.

Zamanaşımının kesilmesiyle kastedilen ise, kanunen belli bazı olayların gerçekleşmesi üzerine, işlemekte olan zamanaşımının işlemiş kısmının hiçbir etkisi kalmamasıdır. Zamanaşımını kesen olaydan itibaren, yeni bir zamanaşımı işlemeye başlar. Zamanaşımını kesen sebepler, BK m.133’de gösterilmiştir. Bu sebepler, üç grupta toplanabilir: Borçlunun fiilleri, alacaklının fiilleri ve adli makamların fiilleri. Örneğin borçlu borcu tanırsa (ikrar ederse), özellikle faiz ve borcuna sayılmak üzere bir miktar para veya rehin veya kefil verirse zamanaşımı kesilir (BK m. 133/b.1). Bundan başka, dava açılması ile dava konusu alacak (hak) için zamanaşımı kesilir (BK m.133/b.2; TK m.662; MK m. 714, m.777/II) (Kuru, C.2, & 22 s. 1135 vd.).


VI. KUSURSUZ İMKANSIZLIK
A) Kavram

İfa imkansızlığı, mevcut bir borcun ifasının cebri icra yoluyla elde edilemeyecek hale gelmesidir. Bunu, borç ilişkisinin (sözleşmenin) kuruluşunda söz konusu olabilen, borcun konusundaki imkansızlık ile karıştırmamak gerekir. İmkansızlık borcun doğumuna engel oluyorsa ifa imkansızlığı değil, borç ilişkisinin hükümsüzlüğü söz konusu olur (BK .20/I).Diğer taraftan, borç ilişkisinin kuruluşunda borcun konusunda söz konusu olan imkansızlığın borç ilişkisini (sözleşmeyi) geçersiz kılması için, bu imkansızlığın objektif olması gerekir.

Buna karşılık geçerli olarak kurulmuş bir borç ilişkisinde edim sonradan imkansız hale gelirse, artık bu imkansızlık borç ilişkisinin geçerliliğine değil, borç ilişkisinin devamına etki eder. Bu bakımdan imkansızlığın objektif veya subjektif olmasının bir önemi yoktur. Bu imkansızlık, maddi veya hukuki bir sebepten de ileri gelebilir.

B) Hükümleri

BK m.117/I’e göre ifa imkansızlığı borçlunun kusuru olmaksızın meydana gelmişse borç sona erer (kusursuz imkansızlık).

VII. ALACAKLI VE BORÇLU SIFATLARININ BİRLEŞMESİ
BK m.116’ya göre, alacaklı ve borçlu sıfatlarının bir kişide toplanması halinde borç düşer (sona erer). Örnek: Alacağın borçluya temlik edilmesi.
Ancak taşınmaz rehni ve kıymetli evrak hakkındaki hükümler saklıdır. Bkz. TK m.593/III.

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:06 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #6
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
ALACAĞIN TEMLİKİ

1. KAVRAM VE ŞARTLARI
Alacağın temliki, alacağı devreden ile alacağı devralan arasında yapılan bir sözleşme (temlik sözleşmesi) ile alacağın, alacağı devralana geçirilmesini ifade eder. Borçlu, temlik sözleşmesinin dışındadır; onun, sözleşmenin yapılmasına katılması gerekmez (BK m.162/I).Ancak temlikin borçluya bildirilmemiş olması, temlikten haberdar olmayan borçlunun iyiniyetle eski alacaklıya ödemede bulunmasına neden olabilir ve bu ödeme geçerlidir (BK m.165).

Temlikte sadece münferit (bir tek) alacak üzerindeki hak sahipliği değişmektedir. Yani eski alacaklı temlik edilen alacak bakımından borç ilişkisinden çıkmakta, onun yerini yeni alacaklı almaktadır. Buna karşılık, taraflar arasındaki borç ilişkisi (geniş anlamda borç) devam etmektedir.

Alacağın temlikiyle eski alacaklının münferit alacak üzerindeki hak sahipliği sona erdiği için,bu bir tasarruf işlemidir ve alacaklının, alacak üzerinde tasarruf yetkisi bulunması gerekir.

Alacağın temlikinin, geçerlilik şartları şunlardır:
- Yazılı temlik sözleşmesi: Temlik sözleşmesi, yazılı şekilde yapılmalıdır (BK m.163/I). Bunun için, sadece alacağı temlik edenin imzasının bulunması yeterlidir (BK m.13).
- Alacağın temlikinin yasaklanmamış olması: Alacağın temlik edilmesi kanun veya sözleşme hükümlerine göre veya işin niteliği gereği yasaklanmış olmamalıdır (BK m.162/I).

Bazı alacakların temliki, kanun (yasa) tarafından yasaklanmıştır. Örneğin 6570 sayılı Gayrımenkul Kiraları Hakkında Kanunun 12 nci maddesine göre, “kiracı, sözleşmede aksine açıklık olmadıkça kiralanan yeri kısmen veya tamamen başkasına kiralayamaz”. Taraflar yapacakları bir sözleşme ile de temliki yasaklayabilirler. Bu yasağa rağmen alacak temlik edilirse, bu temlik geçersizdir. Bu bakımdan alacağı devralan kimsenin iyiniyetli olması, kural olarak durumu değiştirmez. Ancak, BK m. 162/II bu konuda istisna getirmektedir: “Borçlu, alacağın temlik edilemeyeceğinin kararlaştırılmış olduğunu, alacağı temlik yasağını içermeyen yazılı bir borç ikrarına (tanımasına) dayanarak iyiniyetle devralmış olan üçüncü şahsa karşı ileri süremez”. Bundan başka, borcun niteliğinin ifanın bizzat alacaklıya yapılmasını gerektirdiği hallerde de, alacak temlik edilemez. Örneğin nafaka alacakları başkasına temlik edilemez. Yine MK m.25/IV c. 1’e göre, manevi tazminat talebi karşı tarafça kabul edilmedikçe devredilemez.

II. HÜKÜMLERİ

A) Temlikin içeriği (kapsamı):
Alacağın temliki, temlik eden kimsenin şahsına özgü olanlar dışındaki öncelik (rüçhan) haklarını ve yan hakları da içerir (BK m.168/I). Öncelik haklarına örnek: İİK m.206’daki öncelikli sıralar. Yan haklara örnek: Kefalet, rehin, hapis hakkı. Ayrıca işlemiş faizler de alacakla birlikte devredilmiş sayılır. Bundan başka, alacağa bağlı yenilik doğuran haklar da
temlikin içeriğine dahildir (fakat borç ilişkisinin tümünden doğan yenilik doğuran haklar kapsam dışıdır).

B) Borçlunun durumu:
Alacağın temliki, borçlunun rızası dışında gerçekleşmektedir (BKM .162/I). Fakat temlik sonucunda borçlunun durumunun eskiye oranla kötüleşmemesi gerekir. Bu nedenle borçlu, temliki öğrendiği zaman eski alacaklıya karşı sahip olduğu tüm itiraz ve defileri (savunmaları), yeni alacaklıya karşı da ileri sürebilir (BK m.167/I). Ancak muvazaalı borç
tanıması (ikrarı) hali için, bu esasa istisna getirilmiştir. Yazılı borç ikrarına dayanarak alacaklı sıfatını kazanan üçüncü kişiye karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası ileri sürülemez (BK m.18/II).
Diğer taraftan, borçlu temliki öğrendiği zaman temlik edene karşı muaccel bir alacağa sahipse, bu alacağını, yeni alacaklıya karşı olan borcuyla takas edebilir (BK m. 167/II). Böylece alacağın temlikinde, takasın şartlarından olan karşılıklılık esasından vazgeçilmektedir.

C) Alacağı temlik edenin sorumluluğu:
Temlik bir bedel (ivaz) karşılığında yapılmışsa, yani alacak satılmışsa (factoring’de böyledir), alacağı devreden kimse, temlik zamanında alacak hakkının varlığını garanti etmiş sayılır. Fakat, ayrıca taahhüt etmiş (üstlenmiş) olmadıkça, borçlunun aczinden (ödeme gücünden) sorumlu değildir (BK m.169/I-II).

MÜTESELSİL BORÇLULUK
I. KAVRAM
Borçlular arasındaki teselsül, borçlulardan her birinin sözleşme veya yasa gereği borcun tamamından sorumlu olduğu, fakat borçlulardan birinin ifasıyla diğerlerinin de borçtan kurtulduğu bir birlikte borçluluk halidir.
Borçlular arasındaki teselsül hali, yasadan veya sözleşmeden doğar. Ticari işlerin dışında, müteselsil borçluluk karinesi yoktur (bkz. TK m.7). Alacaklı, borçlular arasında teselsülün varlığını kanıtlamak zorundadır.

II. HÜKÜMLERİ
Borçlular arasında teselsül (dayanışma) halinin varlığında, alacaklı, -alacağın muaccel olması koşuluyla- alacağın tamamını müteselsil borçluların herhangi birinden isteyebilir (BK m.142/I). Müteselsil borçlulardan biri ödeyince, sona eren borç oranında diğer müteselsil
borçlular da borçtan kurtulur. Ancak aksi kararlaştırılmış olmadıkça, müteselsil borçlulardan biri kendi kişisel eylemiyle diğer borçluların durumunu ağırlaştıramaz (BK m.144). Örneğin müteselsil borçlulardan birinin faiz ödemeyi kabul etmesi veya cezai şart öngörmesi, diğer müteselsil borçluları bağlamaz.
Yasada aksi bir çözüm getirilmemişse veya müteselsil borçlular aralarında başka bir çözüm kararlaştırmamışlarsa, müteselsil borçlulardan her biri, alacaklıya yapılan ödemeden eşit bir payı üzerine almak zorundadır. Böylece alacaklıya payını aşan bir ödemede bulunan borçlu, bu fazla kısım için diğer borçlulara rücu edebilir (BK m.146/I).

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:07 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #7
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
ÖZEL BORÇ İLİŞKİLERİ
(ÇEŞİTLİ SÖZLEŞME TİPLERİ)

1. SÖZLEŞMELER HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Borçlar Kanunumuzun “Akdin Muhtelif Nevileri” başlığını taşıyan İkinci Kısmında çeşitli sözleşme tipleri ele alınmış ve ayrıntılı olarak düzenlenmiştir (BK m.182-544). Ancak bu kısımda esas (temel) olarak sözleşmeler (akitler) düzenlenmiş olmakla beraber; vekâletsiz işgörme (m.410-415), havale (m.457-462), ticari mümessillik ve ticari vekâlet (m.449-456) gibi sözleşme dışı ilişkilere de yer verilmiştir. Bu nedenle, bu kısmın başlığının “Özel Borç İlişkileri” şeklinde kaleme alınmasının daha doğru olacağı belirtilmektedir.
Borçlar Kanununda düzenlenmiş,yani ismen belirlenmiş sözleşmelere “isimli (tipik) sözleşmeler” denilmektedir. Ancak Borçlar Hukukunda “sözleşme özgürlüğü” ilkesi hâkim olduğu için; taraflar sözleşmenin tipini seçmekte, yani dilerlerse yasada düzenlenmiş
sözleşmelerden birini seçmekte veya dilerlerse yasada düzenlenmemiş tipte bir sözleşme meydana getirmekte (yaratmakta) serbesttirler. İşte yasada düzenlenmemiş bu tür sözleşmelere, “isimsiz (atipik)” sözleşmeler denilmektedir

I. İSİMLİ (TİPİK) SÖZLEŞMELER
Borçlar Kanununda düzenlenmiş, yani ismen belirlenmiş sözleşmeler çeşitli
bakımlardan sınıflandırmalara tabi tutulmaktadır. Aşağıda bunlar içinde en önemlisi olan, “amaç ve içerikleri” yönünden yapılan sınıflandırmaya (tasnife) değinilecektir.

A) Devir Borcu Doğuran Sözleşmeler
Bunlar bir hakkın kesin olarak devrine yönelmiş olan sözleşmelerdir. Bu sözleşmeler sadece hakkın (mülkiyetin) devri borcunu doğururlar, fakat hakkı doğrudan doğruya karşı tarafa geçirmezler; bunun için ayrıca bir tasarruf işlemine ihtiyaç vardır.
Satım, trampa ve bağışlama vaadi bu gruba giren sözleşmelerdir.

B) Kullandırma Sözleşmeleri
Bu sözleşmelerde bir şeyin mülkiyetini devretme borcu doğmaz, sadece bir şeyin kullandırılması borçlanılır (taahhüt edilir).
Bu grup sözleşmeler olarak; kira, ariyet ve ödünç (karz) gösterilebilir.

C) İşgörme Sözleşmeleri
Bu tür sözleşmeler, insan emeği harcanarak belli bir işin görülmesi amacını taşırlar.
Hizmet (iş) sözleşmesi, istisna (eser) sözleşmesi, vekâlet sözleşmesi bu gruba giren sözleşmeler olarak sayılabilir.
Vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümler, özel hüküm bulunmayan hallerde diğer işgörme ilişkilerine de uygulanabilecek “genel” nitelikte hükümlerdir. Bu durum, BK m.386/II’de ifade edilmiştir: “Diğer akidler (sözleşmeler) hakkındaki kanuni hükümlere tâbi olmayan işlerde dahi, vekâlet hükümleri cari olur (uygulanır)”.

D) Saklama (Muhafaza) Sözleşmeleri
Bu sözleşmeler, alacaklıya ait belirli bir eşyanın, borçlu tarafından belirli bir süre saklanarak bu süre sonunda alacaklıya geri verilmesi amacını taşır.
Vedia, ardiye, otelciye ve hancıya tevdi sözleşmeleri bu tür sözleşmelerdendir.

E) Teminat Sözleşmeleri
Teminat sözleşmeleri, mevcut bir borcun ifasını temin amacını güden sözleşmelerdir. Aslında başka bir ilişki nedeniyle ortada bir ana borç vardır. Teminat sözleşmesiyle zaten mevcut olan bu ana borcun ödeneceği güvence altına alınmaktadır. Dolayısıyla bu tür sözleşmeler, asıl bir borç sözleşmesinin fer’ileri niteliği taşırlar. Kefalet, rehin ve cezai şart bu kategoriye dahil edilebilir.

F) Sonuçları Talih ve Tesadüfe Bağlı Olan Sözleşmeler
Bu tür sözleşmelerde edimin yerine getirilip getirilmeyeceği ve bunun kapsamı önceden belli olmayıp, büyük ölçüde rastlantıya ya da talihe bağlıdır.
Kumar ve bahis, kaydı hayatla irat, ölünceye kadar bakma sözleşmeleri bu grupta yer alan sözleşmelerdir.

G) Ortaklık (Şirket) Sözleşmeleri
Bu sözleşmelerle iki veya daha çok kişi ortak bir amaca (gayeye) ulaşmak için emek ve parasal varlıklarını (servetlerini) birleştirmeyi borçlanırlar. Borçlar Kanununda sadece adi şirket (BK m.520-541) düzenlenmiştir.
BK’nun 520 nci maddesi adi ortaklığı şöyle tanımlamaktadır: “Şirket, bir akiddir ki onunla iki veya ziyade (ikiden çok) kimseler, sâylerini (emeklerini) ve mallarını müşterek bir gayeye erişmek için birleştirmeyi iltizam ederler (borçlanırlar)”.
Bu sınıflandırma, Borçlar kanunundaki sözleşmelere ilişkin düzenleme tarzına da az çok uymaktadır.
Bununla beraber, Borçlar Kanunu dışındaki başka yasalarda da çeşitli sözleşme tiplerine yer verilmiştir. Örneğin Ticaret Kanunun’daki cari hesap sözleşmesi, taşıma sözleşmeleri, sigorta sözleşmesi gibi. Diğer taraftan Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş bazı sözleşme tiplerine ilişkin olarak özel yasalarda da bazı hükümler mevcuttur. Örneğin 6570 sayılı Taşınmaz Kiraları Hakkında Kanun’da kira sözleşmesine ilişkin hükümler yer almaktadır

II. İSİMSİZ (ATİPİK) SÖZLEŞMELER
Taraflar “sözleşme özgürlüğü (tip serbestisi)” ilkesi çerçevesinde; yasada düzenlenmiş sözleşmelerin unsurlarını yasanın öngörmediği tarzda bir araya getirmek suretiyle “karma sözleşmeler” yapılabilecekleri gibi, yasada düzenlenmiş sözleşmelerin unsurlarını içermeyen (onlara hiç benzemeyen) “kendine özgü (sui generis) sözleşmeler” de meydana
getirebilirler.
“Karma tipli (içerikli)” sözleşmeler çeşitli sözleşmelerin unsurlarını bir araya getirmekle beraber, bu sözleşmelerden bağımsız bir nitelik taşırlar. Örneğin kapıcı sözleşmesi, arsa payı karşılığı kat yapımı sözleşmesi. Modern sözleşmelerden factoring, franchising gibi sözleşmeler de bu gruba dahil sayılabilir.
“Birleştirme teorisi”ne göre; karma sözleşme”nin içerdiği her bir unsura ilgili sözleşme hükümleri uygulanacaktır. Ancak bu yapılırken söz konusu ilişkinin niteliği (özellikleri) de gözönüne alınacaktır.

“Kendine özgü yapısı olan (sui generis)” sözleşmeler ise; yasada düzenlenmiş bulunan sözleşmelere ilişkin unsurları tümüyle ya da bir bölümüyle içermezler ve dolayısıyla, kendilerine özgü unsurlardan oluşurlar. Bu gruba giren sözleşmelere örnek olarak; hakem sözleşmesi, sulh sözleşmesi, garanti sözleşmesi, satış için bırakma (tevdi) sözleşmesi
gösterilmektedir. Modern sözleşmelerden “finansal kiralama sözleşmesi” de bu gruba dahil sayılmaktadır. Bu grupta yer alan sözleşmelerden “garanti sözleşmesi”, uygulamada özellikle “banka teminat
mektupları” dolayısıyla önem kazanmıştır.


2. KEFALET

I. GENEL OLARAK KEFALET AKDİ
A) Kavram ve hukuki niteliği
BK’nun 483-503 ncü maddeleri arasında düzenlenmiş olan kefalet, kişisel teminat akitlerinin en önemlilerinden biridir. Kefilin itibarlı bir kişi olması, yani ödeme gücünün (kredibilitesinin) yüksek olması hallerinde kefalet, ayni bir teminat olan ipoteğe tercih edilmektedir.
Kefalet, üç köşeli ilişkilerden biridir. Kefil, borçlu (asıl borçlu) ve alacaklı ilişkinin köşelerini oluşturmaktadır. Kefalet akdi alacaklı ile kefil arasında yapılmaktadır; borçlu (asıl borçlu), akdin tarafı değildir.
Kefalet akdi ile kefil, asıl borçlunun alacaklısına karşı asıl borcun yerine getirilmesini (edasını) tekeffül etmektedir.

Kefaletin nitelikleri şöyle sıralanabilir.
- Fer’ilik: Kefalet akdinin en önemli ve vazgeçilmez özelliği “fer’i”oluşudur, yani kefalet geçerli bir asıl borca bağlı olarak hüküm ifade eder. Asıl borç sona erince, kefalet de sona erer.
- Talilik: Kefalet tali, yani ikinci derecede bir akittir. İlk planda söz konusu olan, asıl borçlunun takibidir.
- İvazsızlık: Kefalet akdi, kural olarak sadece kefile yükümlülük yükler. Kefaletin konusu, para ile belirlenebilir bir borçtur. Kefalet hükümleri, para ile tazmini mümkün her türlü borç hakkında uygulanabilir. Ancak bu borç başkasına ait bir borç olmalıdır. Diğer taraftan, ferdileştirilmiş, yani belli olan bir borç için kefil olunabilir.

B) Geçerlilik Şartları
1) Geçerli bir asıl borcun varlığı
Kefaletin hüküm doğurabilmesi için, geçerli bir asıl borca gereksinim vardır. Daha önce belirtilen kefaletin fer’iliği ilkesi sonucu, asıl borç herhangi bir nedenle geçersizse, bunu teminat altına alan kefalet de geçersizdir.

2) Kefalet akdinin geçerli bir şekilde aktedilmiş olması
Kefalet sözleşmesinin yazılı şekilde yapılmış olması ve kefalet senedinde kefilin sorumlu olacağı azami miktarın gösterilmesi gerekir. Kefalette şekil şartı, ispatı kolaylaştırmak veya alacaklı düşünülerek değil, fakat aksine sadece kefili korumak amacıyla getirilmiştir. Böylece, genellikle hiçbir menfaati olmaksızın bir taahhüt altına giren kefil korunmak istenmiştir.

Banka uygulamasında genellikle belli limitli kredi sözleşmelerini asıl borçlu ile birlikte kefil imzalamakta, ayrıca kefilin sorumlu olduğu miktar gösterilmemektedir. Bu durumda kefilin sorumlu olduğu azami miktar, kredi sözleşmesinde belirlenen miktar olmaktadır.
Ayrıca 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kararı yabancı para borçları için verilen kefaletlerin geçerliliği konusunda bazı düzenlemeler getirmiştir. 32 sayılı Kararın 18. Maddesine göre, Bankaların; I. Türkiye’de ve dışarıda yerleşik kişiler lehine dışarıda yerleşik kişilere muhatap döviz ve TL üzerinden, II. Yurt içinde açılacak uluslararası ihalelerle ilgili olarak Türkiye’de ve dışarıda yerleşik kişiler lehine Türkiye’de yerleşik kişilere muhatap döviz üzerinden teminat mektubu düzenlemeleri, garanti ve kefalet vermeleri serbesttir.
Diğer hallerde döviz üzerinden Türkiye’deki bir alacaklı ile kefalet sözleşmesi yapılması, HDTM’nın bağlı bulunduğu Bakanlığın iznine bağlıdır.

C) Türleri
1) Adi Kefalet
BK’muzun sistemine göre adi kefalet, asıl kefalet türüdür. Yani müteselsil olarak borç altına girildiğinin açıkca belirtilmediği veya kanunlarda açıkca müteselsil kefaletin kabul edilmediği hallerde adi kefalet söz konusudur. Bu düzenleme, kefilin lehinedir. Çünkü adi kefalette, asıl borçlu takip edilmeden kefile başvurulamaz. Bununla beraber uygulamada kullanılan (özellikle bankacılık uygulamasında) kefalet tipi, hemen daima müteselsil kefalettir. TK da (m.7/2), ticari borçlara kefaletin, - aksi kararlaştırılmadıkça- müteselsil kefalet teşkil ettiğini belirtmektedir.
Adi kefalette, asıl borçlunun aczi tesbit edildikten sonra kefil takip olunabilir. Kefalet yoluyla teminat altına alınan alacak daha önce (veya ayın zamanda) bir rehinle temin edilmişse, kefil, ilk önce rehnin paraya çevrilmesini talep edebilir (rehnin paraya çevrilmesi def’i).

2) Müteselsil Kefalet
Müteselsil kefalet istisna olmasına karşın, uygulamada (özellikle bankacılık
uygulamasında hemen daima) en çok rastlanan kefalet türüdür. Müteselsil kefaletin özelliği ve adi kefaletten farkı, alacaklı tarafından asıl borçluya başvurulmaksızın doğrudan doğruya kefil aleyhine takibe geçilebilmesidir. Müteselsil kefalette kefil, tartışma ve rehnin paraya çevrilmesi def’ilerini ileri süremez; daha doğrusu bu hakkından feragat etmiştir.

Bununla beraber, 4077 sayılı TKHK’un “tüketici kredileri”ne ilişkin 10. maddesinde 4822 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle “kredi verenin, asıl borçluya başvurmadan kefilden borcun ifasını isteyemeyeceği” hükmü getirilmiştir. Bkz. Yuk. s. 31.
Kefil asıl borcu ödeyince, alacaklının haklarına halef olur.

3) Birlikte Kefalet
Birlikte kefalette, aralarında subjektif bir ilişki bulunan birden fazla şahıs aynı borca kefil olmaktadır.

4) Kefile Kefalet
Kefile kefil alacaklıya karşı, daha önce kefil olmuş veya olacak kimsenin borcunu tekeffül etmektedir. Akit, kefile kefil ile alacaklı arasında yapılmaktadır. İlk kefil ise, asıl borçlu konumundadır.

5) Rücua Kefalet
Rücua kefalet, ilk kefile karşı asıl borçlunun ödeme gücünü tekeffül etmektedir. Akdin tarafları, ilk kefil ile rücuna kefildir. Rücua kefalet, aksi kararlaştırılmadıkça, adi kefalet niteliğindedir. Yani ödemede bulunan kefil, ilk önce asıl borçluyu takip edecektir.

II. KEFALETİN SAĞLADIĞI HUKUKİ İLİŞKİNİN HÜKÜMLERİ

A) Kefilin durumu

1) Ödeme Yükümlülüğü
Kefil alacaklıya ödemede bulunma yükümlülüğü altındadır. Kefalet akdi ile kefil, aynen eda borcu altına girmez. Kefil, alacaklının asıl borcun yerine getirilmemesinden doğan menfaatlerini tazmin suretiyle borcundan kurtulur. Kefilin ölümü halinde sorumluluk mirasçılara geçer. Ancak mirasçılar mirası ret suretiyle, kefilin borçlarından sorumlu olmaktan kurtulabilirler.

2) Def’i Hakları
BK m.497’ye göre kefil, asıl borçluya ait bütün def’ileri alacaklıya karşı ileri sürmek hakkını haiz ve aynı zamanda bununla mükelleftir. Kefil ayrıca şahsına ait def’ileri de ileri sürebilir. Kefilin asıl borçludan fazla bir yükümlülük altına giremeyeceği ilkesinin sonucu olarak, kefile, asıl borçluya ait (itiraz ve) def’ileri ileri sürme imkanı tanınmıştır. Öyle ki;
geçerli olmayan bir borcu asıl borçlu ikrar etse veya def’ileri ileri sürmekten feragat etse bile, kefil bu def’ileri alacaklıya karşı ileri sürme hakkına sahiptir. Buna karşılık kefil, -kural olarak- asıl borçlunun aczinden dolayı kendisine tanınan def’ilerden yararlanamaz. Yine kefil, asıl borçluya ait yenilik doğuran haklardan da (örneğin takas) yararlanamaz.

B) Alacaklının durumu

1) Ödemeyi Talep Hakkı
Alacaklının kefilden başlıca talep hakkı, asıl borçlunun borcunu yerine getirmemesi halinde, temin edilen borcun ifasıdır. Kefil bu borcu daima bir para ödemesiyle (nakden) yerine getirecektir; aynen ifaya zorlanamaz.
Müteselsil kefalette alacaklı, borç muaccel olduktan sonra, asıl borçludan ödeme talebinde dahi bulunmadan derhal kefilin ödemesini isteyebilir.

2) Kefalet Hukukundan Doğan Yükümlülükleri
BK m. 502’ye göre, alacaklı, borçlunun iflası üzerine alacağını iflas yasasına kaydettirme ve iflasın açıldığını kefile bildirmekle yükümlüdür.
Yine BK m. 501’e göre, borç muaccel olunca kefil, her zaman alacaklıyı borcun ifasını kabule ve kendisini kefaletten kurtarmaya zorlayabilir. Alacaklı muaccel olan borç dolayısıyla kendisine yapılan ödemeyi reddederse, kefil kefaletten kurtulur. BK m.500’e göre alacaklı, alacak için verilmiş olan teminatları elden çıkarmama, ispat vasıtalarını muhafaza etme yükümlülüğü altındadır.

C) Borçlunun durumu

1) Kefilin ödemeyi borçluya ihbar yükümlülüğü
Mükerrer ödemeleri önlemek için, kefilin, asıl borçluyu kendi ödemesinden
bilgilendirmesi gerekir. BK m. 498’e göre, kefilin tediyeyi asıl borçluya ihbar etmemesinden dolayı asıl borçlu ikinci defa olarak borcunu eda ederse, kefil, rücu hakkını kaybeder. Ancak, alacaklı aleyhine sebepsiz zenginleşmeden doğan dava açma hakkı saklıdır.

2) Kefilin borçludan teminat talep edebileceği haller
BK m. 503, aşağıdaki hallerde kefile asıl borçludan teminat talep etme hakkı tanımıştır:
- Borçlunun kefile karşı olan taahhütlerine aykırı hareket etmesi,
- Borçlunun mütemerrit olması,
- Kefalet akdinin yapılmasından sonra kefil için tehlikenin önemli derecede artması.
Kanun böylece kefilin, sonradan rücu hakkı doğduğu takdirde alacaklıya ödediği miktarı kolaylıkla geri almasını sağlamaktadır.

3) Ödemede bulunan kefilin asıl borçluya rücuu
BK m. 496/I’e göre, kefil eda ettiği şey nisbetinde alacaklının haklarına halef olur.
Kefilin borçluya rücuu, ödediği nispette alacaklının haklarına halef olmasının bir sonucudur.

III. BANKALAR KANUNU AÇISINDAN KEFALET
Kefalet, bankacılık uygulamasında önemli bir yer tutmaktadır. Bankalar verdikleri kredilerin teminatı olarak üçüncü kişilerin kefaletini almaktadırlar. Ayrıca kendileri de müşterilerin diğer bankalardan veya kişilerden aldıkları krediler için kefil olmaktadırlar. Bankalar Kanunu (Bank. K.) m.38/1-a’da, gayri nakdi kredileri, “teminat mektupları,
kefaletler, aval, ciro ve kabuller gibi gayri nakdi krediler” şeklinde tanımlamaktadır. Yine Ban. K. M.38/1-a’ya göre, “bir bankanın vereceği nakdi krediler ve satın alacağı tahvil ve benzeri menkul kıymetlerin tutarı ile teminat mektupları, kefaletler, aval, ciro ve kabuller gibi gayri nakdi kredilerin toplamı öz kaynaklarının 20 katını aşamaz”. Bu bentte, bankanın vereceği kefaletler gözönünde tutulmaktadır. Buna karşılık
bankanın aldığı kefaletler 20 kat hesaplanmasında gözönünde tutulmayacaktır.
Ban. K. M.39, bir bankanın tüm iştiraklerine verebileceği kredi toplamını
sınırlandırmıştır. Yine 41. Maddenin 2. Bendinde sayılan banka mensupları ile gerçek ve tüzel kişilerin kefaletlerinin bankaca kabul edilmesi yasaklanmıştır.

IV. İCRA VE İFLAS KANUNU AÇISINDAN KEFALET
Takip konusu borcun ödenmesini sağlamak için (özellikle takside bağlanması konusunda) üçüncü kişiler icra dairesinde borca kefil olmaktadırlar (icrada kefalet). İİK m.38’e göre, bu tür kefaletler kanundan dolayı “müteselsil kefalet” hükmündedir.

Kefile icra emri gönderilmesi halinde, peşin harç alınmaz (Danıştay kararı).Diğer taraftan İİK m.68/b, cari hesapta ve kredilerde borçlunun itirazının kesin olarak kaldırılmasının kefalete etkisini, İİK m. 150/1 ise azami meblağ ipoteği ile temin edilen nakdi ve gayri nakdi kredilerde borçluya icra emri gönderilmesinin kefalete etkisini düzenlemektedir.
BK m.502’ye göre alacaklı borçlunun iflası üzerine alacağını iflas masasına
kaydettirmek ve iflasın açılışından kefili haberdar etmek zorundadır.
Kefilin iflası halinde, alacaklı, İİK m.197 gereğince geciktirici şarta bağlı alacağını iflas masasına yazdıracaktır. Buna karşılık alacaklının iflası, ne borçlunun ne de kefilin durumunda bir değişiklik meydana getirmez.

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:07 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Mavilim
(Yönetici)
******
Mesajlar: 2,338
Tarih: Oct 2008
Üye no: 10255
Nerden: İşten
Rep Puanı: 41
Mesaj: #8
RE: BORÇLAR HUKUKU FULL DERS NOTLARI
3. ÖDÜNÇ (KARZ)
I. TANIM
BK m.306, “karz, bir akittir ki onunla ödünç veren bir miktar paranın yahut diğer bir misli şeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil ve bu kimse dahi buna karşı miktar ve vasıfta müsavi aynı neviden şeyleri geri vermekle mükellef olur” demektedir. Maddedeki “ödünç” sözcüğü, yeni dilde “karz”ı karşılamak için kullanılmaktadır (Zevkliler, Borçlar Özel, s. 155).
Tanımdan da anlaşılacağı üzere, ödünç (karz), bir şeyin kullandırılması amacını güden diğer sözleşmelerden kullanma konusu şeyin mülkiyetinin ödünç alana geçirilmesi bakımından ayrılmaktadır. Örneğin kirada sözleşme konusu şeyin mülkiyeti kiracıya geçirilmediği, sadece zilyedliği devredildiği halde; karzda mülkiyet ödünç alana geçirilmektedir.

II. UNSURLARI
BK m. 306’dan yararlanarak, ödünç (karz) sözleşmesinin unsurlarını şöylece sıralamak mümkündür:
- Ödünç verilecek bir miktar para ya da misli eşya,
- Ödünç konusu şeyin mülkiyetinin ödünç alana geçirilmesi,
- Ödünç alanın, şeyin eşit miktar ve nitelikteki benzerini geri vermeyi üstlenmesi (geri verme borcu).
Geri verme borcu, ödünç sözleşmesinin ana unsurlarındandır. Kural olarak ödünç alan, miktar ve nitelik yönünden aldığı şeyin eşit bir benzerini geri vermekle borcundan kurtulur.

Fakat acaba para borçlarında ödünç alan aldığı miktar dışında ayrıca faiz de ödemek zorunda mıdır?
BK m. 307, bu konuda bir ayırım yapmaktadır:
- Adi karzda faiz ödenmesi için, bunun sözleşmede kararlaştırılmış olması gerekir (m. 307/I),
- Buna karşılık ticari karzda, faiz ödeneceği kararlaştırılmamış bile olsa faiz ödenmesi gerekir (m. 307/II).

III. BANKA TASARRUF HESABI VE KARZ
Banka tasarruf hesabı açtırılmasının usulsüz tevdi mi, yoksa karz mı olduğu tartışmalıdır. Bu konuda BK m.18 çerçevesinde tarafların gerçek amaçlarını ortaya çıkarmak bakımından, bu amacın paranın saklatılmasına mı yöneldiği (usulsüz tevdi), yoksa faiz geliri sağlama amacına mı yöneldiği (karz) önem taşıyacaktır

Muhasebecilik işi kılıfına uydurmak değil;

İşin gereğini yapmaktır.
04-12-2008 01:07 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 



Forum'a Git: